Oysa, kitaplardan söz ederken sesin ne kadar farklıydı. Fakat beni hemen anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Yaşarken anlaşılmaya mecburum (s.15 ve 318).
Sevgili Pollyanna,
Senin romanlarında her şey o pazartesi başlardı.
Kot pantolonlu, uzun bacaklı pazartesilerdi onlar,
Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı, öfkeyle pis sularda dolaşırdı.
Ve ben sana patates kızartırdım.
Patatesler, pazartesi kadar kırmızı oluncaya kadar..
Ölüm bizi ayırıncaya kadar..
……..
Ah Pollyanna,
İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna;
Cancağızım..
Basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın,
Kaçarken, yangın merdivenlerine
Keşke grapon kağıtları assaydın.
Burada yağmur bile güzel yağmıyor artık.. Ne zaman umudun azalsa seç bir yıldız, yukarı bak. Bir çizgi çek dik açıyla, kalbim altında olacak. İkimiz de aynı pencereden fırladık. O, benim yerime öldü. Ben, onun yerine yaşıyorum.
Tam öyle değilse bile; günlerimi canımın bana, ruhumun bedenime ait olduğu yanılgısından doğan gaflet içinde geçirmiyorum. Böyle olmasaydı keşke diyorum.. Ama hep böyle olur, biliyorum.
Dünya, ağır bir imtihandır.
Dünya, durup dinlenmeden kazarak birbirimizi gömdüğümüz bir mezarlıksa,
Süremiz belirsiz, zamanımız kısıtlıysa,
Gerçekten vakit var mıdır?
Her birimiz dokuzuncu kattan düşüyoruz. Kimimiz üç saniyede, kimimiz yüz senede.