Sorular ve cevaplar
Yaşam boyu huzur ve Hiç öfkelenmemek için ne yapmalıyız ?/Ahlak Epiktetosçu bakış açısıyla Birinin sizi sinirlendirmesine neden olan şey yalnızca ona verdiğiniz tepkidir. Dikkatini insanların söylediklerine değil başka yere çevirirsen zaten incinmemiş olursun Diyojenin dediği gibi sen beni aşşağılayabilirsin ama ben aşşağılanmam. Farabi ise Seni öfkeye düşüren hal ve durumlardan uzak dur çünkü bunun getirdiği yara kabuk bağlamaz kanamaya devam eder der.. Kötü kişilere ise iyi olmayı değil ılımlı olmak öğretilmelidir der.Çünkü Kişi Akrep gibi birini sokamadığında kendini sokacaktır Acıların sebeplerini azapta görmek sebebini bilmediğin halde azapta acıyı görmekten daha ağırdır durum bilhassa gücünün yettiği biriyse böyledir.Bu yüzden gücünün yettiği biri olmaması için bazen birinin kötü haline kızmaktansa onun o halinden Allahütealanın rızasını kazanmak gerekir.Çünkü onunda Allahın kulu olduğunu idrak ettiğin zaman edineceğin alternatifin yoktur. O her durumda galiptir. İnsanlar arılara benzememeli çünkü onlar canlarını soktukları yerde bırakır.Hakaret etmek,dalga geçmek demek ben sana güç yetiremiyorum,Seninle böyle başa çıkmak zorundayım demektir.. Bu yüzden Ahlaklı olmak şu kısa ömrümüzde acılarımızı dindirmeye yarar.Unutmayın Değersiz olan galip gelir büyüklenen men edilir.ve Edepli olan erer eren ise edepli olmasa bile geri dönmez... Bir insanın çaresizlikle yapmış olduğu eylem karakterine uygun olmak zorunda değildir Bazen o kadar kötü bir şey yaparsınki ama hayat sen kötü biri değilsinki sen onu çaresizlikten yaptın dedirtir... Önemli olan hata yapmamak değildir.Çokça hata yapmak ama Allahütealanın rızasını kazanacak şekilde ayrılmaktır... Kanta göre ise ahlaka ters bir tutumu sürdürmek örneğin yalan söylemek gibi (herkes bunu yapsaydı)doğruluğun tanımı sis
Yaşam boyu huzur ve Hiç öfkelenmemek için ne yapmalıyız ?/Ahlak
Epiktetosçu bakış açısıyla Birinin sizi sinirlendirmesine neden olan şey yalnızca ona verdiğiniz tepkidir. Dikkatini insanların söylediklerine değil başka yere çevirirsen zaten incinmemiş olursun Diyojenin dediği gibi sen beni aşşağılayabilirsin ama ben aşşağılanmam. Farabi ise Seni öfkeye düşüren hal ve durumlardan uzak dur çünkü bunun getirdiği yara kabuk bağlamaz kanamaya devam eder der.. Kötü kişilere ise iyi olmayı değil ılımlı olmak öğretilmelidir der.Çünkü Kişi Akrep gibi birini sokamadığında kendini sokacaktır Acıların sebeplerini azapta görmek sebebini bilmediğin halde azapta acıyı görmekten daha ağırdır durum bilhassa gücünün yettiği biriyse böyledir.Bu yüzden gücünün yettiği biri olmaması için bazen birinin kötü haline kızmaktansa onun o halinden Allahütealanın rızasını kazanmak gerekir.Çünkü onunda Allahın kulu olduğunu idrak ettiğin zaman edineceğin alternatifin yoktur. O her durumda galiptir. İnsanlar arılara benzememeli çünkü onlar canlarını soktukları yerde bırakır.Hakaret etmek,dalga geçmek demek ben sana güç yetiremiyorum,Seninle böyle başa çıkmak zorundayım demektir.. Bu yüzden Ahlaklı olmak şu kısa ömrümüzde acılarımızı dindirmeye yarar.Unutmayın Değersiz olan galip gelir büyüklenen men edilir.ve Edepli olan erer eren ise edepli olmasa bile geri dönmez... Bir insanın çaresizlikle yapmış olduğu eylem karakterine uygun olmak zorunda değildir Bazen o kadar kötü bir şey yaparsınki ama hayat sen kötü biri değilsinki sen onu çaresizlikten yaptın dedirtir... Önemli olan hata yapmamak değildir.Çokça hata yapmak ama Allahütealanın rızasını kazanacak şekilde ayrılmaktır...Yükselmek başına iş gelmesi seninde bunu doğruı şekilde geçmendir.. Kişiyi rahatlatacak bir örnek ise kibrit kutusu örneğidir.Onların size verebileceği bir kibrit kutusu kadardır.Bütün
Reklam
Birde buna felsefi yaklaşımlar geliştirelim. Epiktetosçu bakış açısıyla Birinin sizi sinirlendirmesine neden olan şey yalnızca ona verdiğiniz tepkidir. Dikkatini insanların söylediklerine değil başka yere çevirirsen zaten incinmemiş olursun Diyojenin dediği gibi sen beni aşşağılayabilirsin ama ben aşşağılanmam. Farabi ise Seni öfkeye düşüren hal ve durumlardan uzak dur çünkü bunun getirdiği yara kabuk bağlamaz kanamaya devam eder der.. Kötü kişilere ise iyi olmayı değil ılımlı olmak öğretilmelidir der.Çünkü Kişi Akrep gibi birini sokamadığında kendini sokacaktır Acıların sebeplerini azapta görmek sebebini bilmediğin halde azapta acıyı görmekten daha ağırdır durum bilhassa gücünün yettiği biriyse böyledir.Bu yüzden gücünün yettiği biri olmaması için bazen birinin kötü haline kızmaktansa onun o halinden Allahütealanın rızasını kazanmak gerekir.Çünkü onunda Allahın kulu olduğunu idrak ettiğin zaman edineceğin alternatifin yoktur. O her durumda galiptir. İnsanlar arılara benzememeli çünkü onlar canlarını soktukları yerde bırakır.Hakaret etmek,dalga geçmek demek ben sana güç yetiremiyorum,Seninle böyle başa çıkmak zorundayım demektir.. Bu yüzden Ahlaklı olmak şu kısa ömrümüzde acılarımızı dindirmeye yarar.Unutmayın Değersiz olan galip gelir büyüklenen men edilir.ve Edepli olan erer eren ise edepli olmasa bile geri dönmez... Bir insanın çaresizlikle yapmış olduğu eylem karakterine uygun olmak zorunda değildir Bazen o kadar kötü bir şey yaparsınki ama hayat sen kötü biri değilsinki sen onu çaresizlikten yaptın dedirtir... Önemli olan hata yapmamak değildir.Çokça hata yapmak ama Allahütealanın rızasını kazanacak şekilde ayrılmaktır... Kanta göre ise ahlaka ters bir tutumu sürdürmek örneğin yalan söylemek gibi (herkes bunu yapsaydı)doğruluğun tanımı sis bulutu şeklinde

Serkan KAYA

@Leibnizsirius
·
Az yemek yemenin nefsi küçülttüğünü biliyorum.Sürüngen sapı ruhun beyni orta beyinde nefsin beynidir.Birde bizim bildiğimiz et beyin(en üst beyin)varAlt beyin ruhun beyni orta beyine(nefs) ve üst beyine aktaramayınca çıldırmalar,bipolar,huzursuzluklar oluşur.Az yemek yediğin zaman nefsi küçülttüğünden alt beyin yani ruhun beyni üst beyine daha iyi aktarıyor ve daha huzurlu olursun Kitap okumakta böyledir kendini eğittiğinde bilmen gerekenleri bildiğinde ruh ve özellikle nefis ferahlar (Dine bağlanma konusu hk konusuluyor) ...En dibi görmüş biri olarak gerçekten doğru hocam.Artık namaz kılmak benim için yemek gibi bir şey.Carl gustav jungun dediği gibi tanrıya bağlanmayan bir birey dünyanın acısına daha fazla direnemez Yalnız artık epigenetik diye birşey var.Diyelimki atalarından sana takıntı geni geldi ama sen güzel bir ailede büyüyorsun böyle olduğunda dna methil gelip senin takıntı genini kapatıyor.Tam tersi sevgi genin var diyelim takıntılı bir ailede büyüyorsun bu sefer dna methil gelip senin sevgi genini kapatıyor.Asetilde açar.Ders çalıştığında zeka genlerin aktif olur.Namaz dahil yaptığımız her hareket hal ve davranışın gene etkisi var
Felsefe, evren karsisinda insanin akilci davranistir. Bu yüzden önemlidir. Bu yüzden felsefe bilmeyen insan edebiyatçi da politikaci da olamaz. Felsefe bilmeyen bir asker belki savasi kazanabilir ama savas/ anlayamaz. Benim felsefe ile aram ne kadar iyi ise, filozoflarla da o kadar açiktir! Tuhaf gorülecek bu sözüm ama anlatayim. Bütün filozoflarin hastaligi her seyi tek bir nedene baglamaktir. Kimi, bütün yeryüzü bilmecelerini Tanri anahtar açar der, kimi her sey Monad'dir diye direnir; kimisi akil der, kimi ruh der, kimi ates-su-toprak der, kimi de kalkar ille madde diye tutturur. (Monad: Leibniz'e göre sonlu gerçeklikleri olusturan sonsuz sayidaki metafizik varliklara verilen isim.) Her birinin bir gerçek payi vardir elbette. Ama "payl" vardir. Her seyin asli maddedir ve insani madde kanunlari yönetir, dersin; karsina bir idealist cikar, bütün madde kanunlarini allak bullak eder! Ne çikar dinler, ne ögüt; inancinin dogrultusunda yürür gider. iste bu yüzden felsefe ile aram iyidir de filozoflarla pek geçinemem. Benim prensibim her olayi kendi kanunlan içinde incelemektir. Ama hiçbir zaman insani ve evreni gözden kaçirmam.' Mustafa Kemal Paşa
MODERN FELSEFEDE VARLIK ve OLUŞ...
Modern Felsefe döneminde varlık ve oluş tartışmasına yön veren üç kritik isimden; Baruch Spinoza, Gottfried Leibniz ve Immanuel Kant'tan da bahsetmek gerekir. 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza, varlık kavramını "Töz" (Cevher) adı altında mutlaklaştırarak Parmenidesçi geleneği modern bir formda diriltmiştir. Spinoza’ya göre Tanrı ve Doğa birdir; tek, sonsuz ve bölünmez bir Töz vardır. Bu sistemde varlık (Töz), kendi nedeni olan (causa sui) ve zamanın ötesinde duran statik bir yapıdır. Gündelik hayatta gördüğümüz değişimler, hareketler veya bireysel nesneler (oluş), bu sonsuz okyanusun sadece geçici dalgalanmaları, yani "mod"larıdır. Spinoza’da oluş, varlığın özünde bir değişim yaratmaz; her şey katı bir determinizm (nedensellik) zinciriyle Töz'ün zorunlu sonucudur. Burada varlık o kadar baskındır ki, oluş ve zaman neredeyse bir yanılsamaya indirgenir. Bunun karşısında yer alan Gottfried Wilhelm Leibniz ise Spinoza’nın bu "ölü" ve "statik" madde anlayışına karşı çıkarak varlığı dinamik bir enerji olarak tanımlar. Leibniz’e göre varlığın en küçük yapı taşları "Monad"lardır ve bunlar maddi atomlar değil, enerjik ve ruhsal birliklerdir. Her bir Monad, kendi içinde bir "iştah" (appetitus) ve algı gücü taşır; yani varlık, doğası gereği hareketlidir ve sürekli bir değişim arzusu içindedir. Leibniz, maddeyi hareketsiz bir kütle olmaktan çıkarıp, ona içsel bir "kuvvet" (force) yükleyerek Aristoteles’in potansiyel kavramını modernleştirir. Burada varlık, durağan bir heykel değil, sürekli kendi içsel potansiyelini açığa çıkaran bir süreçtir. Böylece Leibniz, oluşu varlığın iç yapısına yerleştirerek statik varlık anlayışını kırmıştır. Immanuel Kant ise 18. yüzyılın sonunda bu tartışmayı metafizikten bilgi teorisine (epistemolojiye) taşıyarak Hegel öncesi en büyük kırılmayı yaratır.
Modern Felsefe
Lakırdı
Enaniyet yani özsevgiyi, korkuyla, kişinin varlığını yitirme korkusuyla karıştırmak işten bile değil. Aradaki farkı tespit etmeyi kolaylaştıracak ipuçları, kişilerin büyüklenme davranış/alışkanlıklarında görülebilir, böylelikle yanılgıdan uzak durulabilir. Yani azametin dile gelme ve uzamda tezahür etme biçimleri ya özsevgiyi ya da korkuyu ele verecektir. Burada elbette bir ön-kabul mevcut. Dil, il ve çağ kaydından ve tüm sınıfsal telakkilerden azade, her bir insanın azamet taşıdığına, her bir insanın meydana gelmek, görünmek arzusu taşıdığına, her bir insanın keşfedilmeyi bekleyen birer gizli hazine olduğuna dönük bir ön-kabul. Pisagorcuların deyimiyle Monad feyezanla, İsa peygamberin deyimiyle Tanrı Krallğı sevgiyle, hatem peygamberden esinlenen metafizikçi sufilerin deyimiyle vücud şehri (kalp/akıl) ise nübüvvet vasıtasıyla varlığını aşikar eder. Emanasyon, sevgi yahut nübüvvet hepsi varlığın varlığa yönelik iştiyakına, yani ilgiye, meraka, aşka işaret eder. Azametin kaynağı egzoterik olduğu kadar ezoterik olduğundan, ortaya çıkan paradoks varlık sorununun yanıtı değilse de yanıt haritası olarak kabul edilebilir. Özsevgi, özgüven, özsaygı kisvesine bürünen korkuya yalnızca dışsal gözlemlerimiz neticesinde değil, zaman zaman aynaya cesaretle bakabildiğimiz anlarda da tanık oluruz. Azametimizi, ululuğumuzu ister ahlakî edimlerimizle, ister maddi edimlerimizle gösteriyor olalım, kendimizi kandırırız. Kendimizi kandırırız çünkü edimlerimizin bize ait olmadığını, ödünç olduklarını biliriz. Oluşla birlikte bozuluşu gözlemlemişizdir. Zaman ve uzamla sınırlandığımızı, ölümlülüğümüzü bilmişizdir. Uzuvlarımızı hareket ettirmemizi sağlayan iradenin maliki değil kiracısı olduğumuzu, gövdemizin görünmeyen kısımlarındaki işleyişe komut veremediğimizi biliriz. Narsisizm
Reklam
Reklam