Enaniyet yani özsevgiyi, korkuyla, kişinin varlığını yitirme korkusuyla karıştırmak işten bile değil. Aradaki farkı tespit etmeyi kolaylaştıracak ipuçları, kişilerin büyüklenme davranış/alışkanlıklarında görülebilir, böylelikle yanılgıdan uzak durulabilir. Yani azametin dile gelme ve uzamda tezahür etme biçimleri ya özsevgiyi ya da korkuyu ele verecektir. Burada elbette bir ön-kabul mevcut. Dil, il ve çağ kaydından ve tüm sınıfsal telakkilerden azade, her bir insanın azamet taşıdığına, her bir insanın meydana gelmek, görünmek arzusu taşıdığına, her bir insanın keşfedilmeyi bekleyen birer gizli hazine olduğuna dönük bir ön-kabul. Pisagorcuların deyimiyle Monad feyezanla, İsa peygamberin deyimiyle Tanrı Krallğı sevgiyle, hatem peygamberden esinlenen metafizikçi sufilerin deyimiyle vücud şehri (kalp/akıl) ise nübüvvet vasıtasıyla varlığını aşikar eder. Emanasyon, sevgi yahut nübüvvet hepsi varlığın varlığa yönelik iştiyakına, yani ilgiye, meraka, aşka işaret eder. Azametin kaynağı egzoterik olduğu kadar ezoterik olduğundan, ortaya çıkan paradoks varlık sorununun yanıtı değilse de yanıt haritası olarak kabul edilebilir.
Özsevgi, özgüven, özsaygı kisvesine bürünen korkuya yalnızca dışsal gözlemlerimiz neticesinde değil, zaman zaman aynaya cesaretle bakabildiğimiz anlarda da tanık oluruz. Azametimizi, ululuğumuzu ister ahlakî edimlerimizle, ister maddi edimlerimizle gösteriyor olalım, kendimizi kandırırız. Kendimizi kandırırız çünkü edimlerimizin bize ait olmadığını, ödünç olduklarını biliriz. Oluşla birlikte bozuluşu gözlemlemişizdir. Zaman ve uzamla sınırlandığımızı, ölümlülüğümüzü bilmişizdir. Uzuvlarımızı hareket ettirmemizi sağlayan iradenin maliki değil kiracısı olduğumuzu, gövdemizin görünmeyen kısımlarındaki işleyişe komut veremediğimizi biliriz.
Narsisizm