Mardin’i daha önce görmüştüm, Mor Gabriel Manastırı’nın taşlarına ellerimi sürmüştüm. Ama bu kitabı okuduktan sonra içimde tekrar gitme arzusu kabardı. Bu kez sadece görmek değil, hissetmek istiyorum. O taşlarda yankılanan duaları, suskunlukla anlatılan hikâyeleri duymak istiyorum. Belki de bu yüzden “Kavim” yalnızca bir polisiye değildi benim için. O toprakların tarihini, inancını, acısını iliklerime kadar hissettiğim bir hikayeydi.
Kitapta geçen şu cümle mesela:
“Bazen bir halkın en büyük suçu, sadece var olmasıdır.”
Bu satır içime oturdu. Çünkü yaşananları susturmakla yok saymak arasındaki farkı bize gösteriyor.
Nevzat’ın geçmişle bugünü birbirine bağlayan arayışı, bana da bazı kapalı defterlerimi düşündürdü. Her şüphe, biraz da kendimize tuttuğumuz aynaydı aslında. Bir Hristiyanın ölümüyle başlayan bu yolculukta, aslında insanın inancını, vicdanını ve ait olduğu kimliği sorgulaması vardı.
Ben en çok şunu düşündüm:
Bir insan doğduğu dinle mi insan olur, yoksa kendi seçtiği inançla mı?
Ve din sadece inanç mıdır, yoksa bir hafıza, bir kültür, bir yara izi mi?