Türkiye tarihinin On Beşinci Yüzyıl sonlarına kadar olan bölümü "Türk-Rum Savaşı" olarak özetlenebilir. Çünkü, daha devlet kurulmadan, Çağrı Beğ'in birkaç bin atlı ile, aradaki Gazneliler İmparatorluğu topraklarından geçerek Bizans'a yaptığı akınla başlayan savaşlarda karşımızdaki düşman hemen hep Bizans veya ona bağlı Ermeni, Gürcü beğlikleri olmuş, Bizans toprakları adım adım fetholunarak imparatorlukları ortadan kaldırılmıştır. Bizans, aslında Doğu Roma İmparatorluğu idi. Eski Yunan dil ve kültürünün ehemmiyeti, imparatorlukta yaşayan Rum nüfusun çokluğu dolayısıyla devlet Latin-likten çıkıp Grekleşti ve Ortodoksluğun da millî din haline gelmesiyle ayrı bir milliyet doğdu. Türkler tarafından yok edilen Rumluğun yeniden diril-mesi On Dokuzuncu Yüzyıl ortalarına doğru, Türklüğün en güçsüz zamanında İngiltere, Fransa ve Rusya'nın yardımıyla olmuştur. Hıristiyanlık taassubu, Türk düşmanlığı ve eski Yunan hayranlığı dolayısıyla Yunanı diriltenler onun eski Yunanla hiçbir ilgisi kalmadığını düşünme-mişlerdir. Türkiye Türkleri daha Avrupa'ya geçmeden kuzeyden gelen İslav ve Arnavut yığınları Mora'ya doğru göçüp yerleşiyor, kötü idare ye sefalet yüzünden yok olan Greklerin yerini dolduruyordu. Hatta Yunan bağımsızlığı sırasında Atina çevresindeki birçok köylerde Arnavutça konuşuluyordu.
Sayfa 19 - 20 Ötüken, 22 Temmuz 1974, Sayı 8·Kitabı okuyor
Öyle değil
Evvelki mağlubiyetlerimizde gerçi Kırım, Eflak, Boğdan, Mora, sonra Tesalya, sonra Girit, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Trablus, Makedonya, Karadağ, Arnavutluk daha birçok böyle çeşitli kıtalar verilmişti. Şimdi de haydi Arabistan, Suriye ve Irak gitsin diyelim, fakat taksim asıl hayat merkezine gelmişti. Bu sefer sevgili Anadolu, gözbebeği İstanbul düşman çizmelerine açılıyordu. Yüzyıllardan beri düşman askerinin ayak basamadığı bu kıymetli topraklar, Türk'ün mayası olan öz vatan, ana toprağı artık İngilizlerin, Fransız'ın, İtalyan'ın, hatta Yunan'ın ayakları altında çiğnenecekti. Buna karşı yapılacak hiçbir şey yoktu, başımızı alıp her şeye razı olacaktık! Nihat'ın kulağında Kemal Mümtaz'ın uğursuz keder çığlığı uğulduyordu: "Bittik, bittik!" - Bittik mi? Nihat içerisinde gevrek gevrek korların yandığını hissederek derin bir ah çekti: - Ah, demek hiçbir ümit yok... Her şey bitti. Ne yapsak boş... Öyle mi?
Sayfa 28·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
MÖ 411’de sergilenen Aristophanes’in oyunu Lysistrata dişilerin cinsel tercihlerinin ahlaki gücünü göstermektedir. Lysistrata Atina’daki kadınları, erkeklerin Mora yarımadasındaki savaşı bitirmemeleri durumunda kocalarıyla seks yapmamaya ikna etmiştir. Kadınlar Akropolis’te barikat kurmuş, (oyunun ilk versiyonunda) seks açlığı çeken erkeklerse daha büyük deri falluslarla etrafta gezmişler, ama yavaş yavaş seks ihtimali olmadan askeri bir zaferin anlamsızlığının farkına varmışlardır. Gerçi bazı kadınlar bu seks grevini kırmaya yeltenmişlerse de (birisi gizlice bir geneleve girmeyi dahi denemişti), kadınların direnci erkeklerden daha uzun sürmüştür. Lysistrata’nın seks grevi Atinalı erkekleri Spartalılarla barış yapmaya zorlamada başarılı olmuştur. Onun bu stratejisi evrimsel zaman süresince de aynen işlemiş olmalı: Kadınların barışı koruma konusundaki cinsel tercihleri, erkeklerin savaşçılığını ve saldırganlığını azaltmış olmalıdır.
Sayfa 365·Kitabı okudu
Alıntı
Sigara içmenin, saçları mora boyatmanın da isabetli davranışlar olmadığı kanaatindeyiz. Fakat “Bunlar dinen sakıncalıdır, haramdır, mekruhtur” diyemeyiz.
Sayfa 473 - İstanbul Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Gökyüzü Daima Mavidir
Yıllar geçti. Kimi günler avuçlarımızdan su gibi kaydı, kimi günler kalbimize kök saldı. Mevsimler değişti. Bir sabah çiçek kokusuyla uyandık, bir başka sabah yağmurun sesine bıraktık kendimizi. . Ama her defasında, gökyüzü yeniden maviyi buldu. (Çünkü hayat, sanıldığı kadar sert değildi.) Bazen bir pencerenin önünde açan sardunya, bazen hiç hesapta yokken açılan bir kapı, bazen hiç beklenmedik bir anda gelen bir haber, bazen de uzun zamandır görmediğin bir dostun sesiyle yeniden yeşerebiliyordu insan. Çocukluk geçti. Sokaklarda kalan kahkahalar, eski defterlerin arasında unutulan hayaller, çoktan uzak yıllara karıştı. . Ama şaşırdım, İnsanın içindeki çocuk hiç büyümüyormuş aslında. . Bir kuş sürüsünü görünce hâlâ sevinmesi, ilk yağmurda camdan dışarı bakması,