“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı uzanan
bu memleket bizim
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar
çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen bir toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim..
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine,
bu hasret bizim”
Nazım Hikmet,Kuvayı Milliye Destanı’nı yazmaya İstanbul Tevkifhanesinde başlar,Çankırı Tevkifhanesinde devam eder,Bursa Tevkifhanesinde bitirir..
Geçen günlerden birinde düşündüren muhabbetlerin yapıldığı kardeş kahvaltı sofrasında şöyle bir cümle çalınmıştı kulağıma..
‘-Hayatında Antep’i hiç görmemiş,İstanbul dışına pek çıkmamış ama yaşayan kadar anlatabilmiş oraları..’
Hani bazı cümleler nedenini tam olarak bilemesek de belleğimizde asılı kalır anlamı eksik lakin ilgimizi bi yerinden çekmeyi başarmış..
Kuvayı Milliye’yi okurken nihayet anlamı tamamlanmış cümleler olarak o muhabbetin parçası da tamamlanmış oldu..
Bir tarih öğretmeni olarak okumakta geç kalmış olduğum bir eser..
Bunun müsebbipleri Allah sizi bildiği gibi napsın emi!!️
Kitabın içindeki kahramanlık hikayeleri, ben istesem de ulaşılabilir durumda değildi aslında..
Düşünün ki bir eser yazıyor ülkenin şairlerinden biri, Ülkenin Cumhurbaşkanı’na okuyorlar destanı..
‘-Anadolu Destanını, bu şiirle Nazım , bir kez daha kazandı.’ diyor ülkenin Cumhuru (İsmet İnönü).
Bir kişinin ya da eserlerin değeri, suçlu olup olmadığı ,yaşanılan devlete, yönetildiğiniz rejime, ülkede olup biten olaylara ,geçip giden zaman içindeki kazandığı ya da kaybettiği değere göre iyi ya da kötü olarak değerlendirilip değer biçilebiliyor..Öyle bir ülkedemiyiz Evet, Sadece bizim ülkemiz mi böyle ,Hayır..
Nazım Hikmet,’Darbeci’ suçlamasıyla