Lut So-ar'a girdiği zaman Güneş Dünya üzerinde yükseldi, diye okudum. Sonra Tanrı Sodom'a ve Gomora'ya gökten kükürt ve ateş yağdırdı; bu şehirleri yerle bir etti, ve bütün ovayı ve o şehirlerin bütün halkını ve yerde yetişen her şeyi.
Oluyor işte.
Her iki şehrin halkının da içleri kötüydü, herkesin malumu olduğu üzere. Dünya onlarsız daha iyi bir yerdi.
Lut'un karısına, tabii, bütün o insanların ve evlerinin bulunduğu yer kastedilerek geriye bakmaması söylendi. Ama kadın tuttu, geriye baktı, onu bu yüzden seviyorum, çünkü çok insanca.
Derken kadın tuz sütununa dönüştürüldü. Oluyor işte.
...
İnsanlar geriye baksın istenmiyor. Elbette bir daha ben de bakmayacağım.
Savaş kitabımı artık bitirdim. Bundan sonra yazacağım kitap eğlenceli olacak.
Bu kitap iyi olmadı, iyi olmamaya mecburdu, çünkü bir tuz sütunu tarafından yazıldı.
Şöyle başlıyor:
Dinleyin:
Billy Pilgrim zamanda koptu.
Şöyle bitiyor:
Cik-cik-cik?
--------
Son kısım için kitaptan bir diğer alıntı:
"... çünkü bir katliam için zekice hiçbir şey söylenemez. Herkesin ölmüş olması lazım ki bir daha bir şey söylenemesin, bir daha bir şey istenemesin. Bir katliamdan sonra her şeyin mutlak sessizliğe bürünmesi lazım, ki hep böyle olur, kuşlar hariç.
Peki kuşlar ne der? Bir katliam hakkında söylenebilecek tek şey şöyle bir şeydir: Cik cik cik?
“Ev” sözcüğünün benim için anlamı neydi? Yer mi? Ortalarında dolanıp kendimi yitireceğim o büyük, telaş dolu kentleri düşündüm, tıpkı içimden kendimi karanlık dalgalarına bırakmak geldiği ikinci ya da üçüncü gece okyanusu düşündüğüm gibi. Kendimi insanların arasına bırakacaktım. Sessiz, dikkatli olacak, toplumun değerbilir bir üyesi sayılacaktım. Yeni tanışlar, yeni dostlar edinecektim, yeni kadınlar tanıyacaktım - belki bir karım da olacaktı. Gülümsemek, başımı sallamak, ayakta durmak, Yer’deki yaşamı oluşturan binlerce küçücük davranışı yerine getirebilmek için bir süre bilinçli bir çaba harcamam gerekecek, sonra bu davranışlar da yine birer reflekse dönüşecekti. Yeni ilgi alanları, yeni uğraşlar bulacaktım, ama hiçbirine kendimi bütünüyle vermeyecektim, çünkü bundan böyle hiçbir şeye, hiçbir kimseye kendimi bütünüyle vermeyecektim. Belki geceleri, şu ikiz güneşlerin ışınlarını yarıda kesen karanlık nebulaya gözlerimi dikecek, her şeyi, hatta şu anda düşündüklerimi bile anımsayacaktım. Küçümseme ve pişmanlık dolu bir gülümsemeyle budalalıklarımı ve umutlarımı belleğimden geçirecektim. Gelecekteki bu Kelvin, Bağlantı denen doymak bilmez bir girişim uğruna her şeyi göze alan geçmişin Kelvin’inden hiç de daha az değerli biri olmayacaktı. Ayrıca kimsenin de benimle ilgili yargıda bulunmaya hakkı olmayacaktı
Oysa bir buçuk yıldan fazla zaman geçti ve ben bir dilenciden daha beterim! Dilenci de laf mı? Tüküreyim dilenciliğe! Basbayağı kendimi mahvettim! Kimseyle karşılaştırılacak durumda değilim, ahlak dersi falan da istemiyorum! Böyle bir durumda ahlak dersinden daha abes bir şey olamaz! Ah o kendinden memnun insanlar! Bu saksağanlar kibirli bir kendini beğenmişlikle şatafatlı cevherler yumurtlamaya hazırdır! Düştüğüm şu hâlin iğrençliğini ne kadar iyi anladığımı bilseler, bana ders vermeye dilleri varmazdı. Zaten bilmediğim yeni bir şey söyleyebilirler mi bana? İşte asıl mesele! Asıl mesele şu: Tekerleğin tek bir dönüşüyle her şey bir anda değişir ve dostça şakalaşarak beni kutlamaya ilk gelenler de (buna eminim) o ahlakçılar olur. O zaman şimdiki gibi benden yüz çevirmezler. Hepsinin yüzüne tüküreyim! Neyim ben şimdi? Zéro. Peki yarın ne olabilirim? Yarın küllerimden doğup yeni bir hayata başlayabilirim! Tamamen mahvolmadan önce içimdeki insanı keşfedebilirim!