Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler.
Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!
Uyandığında nerede olduğunu da hangi kimlikle orada olduğunu da başta farketmeden
büyük bir şaşkınlık ve panikle etrafındaki detaylardan bir tiyatro kulisinde olduğunu kavrayan, ancak hangi oyuncu rolünün kendine ait olduğunu hatırlamadığından dolapları sırasıyla açmaya başlayıp kendine uygun kostümü arayan, denediği her kostümle bir türlü özdeşleşemeyen, nihayet bakmadığı son kilitli dolabın kendine ait olduğunu anlayıp aynı heyecanla dolaba yönelen ancak dolabı açtığı o anda gördüğü boşluğun dehşeti karşısında yere yığılan, kendine olan yabancılığıyla yüzleşmek zorunda kalan tiyatro sahibinin hikayesi, sanıyorum bir kısmınıza tanıdık gelmiştir bu hikaye.
Elinizdeki kitap tam da bu çarpışmaya benzer nitelikte. Buradan kendi üzerimize düşenleri alıp alamayacağımız da sanırım kendimize ne derece yakın olduğumuz ya da yakın olmak isteyip istemediğimizle ilintili.
Kendimize karşıt düşen davranışları nasıl geliştirdiğimizi göremedikçe, neyi aşmamız gerektiğini de göremeyeceğimizi söylüyor yazar daha en başından.
Birey ve toplum
Anne baba çocuk
Öfke, Kaygı, Değersizlik Duygusu, ortak yaşam birliği
gibi farklı konu başlıkları altında daha çok Sigmund Freud’yen bir çerçeveden insanın tiyatro kulisinde üzerine giydiği her yeni kostümde aldığı toplumsal roller üzerinden sergilediği davranışların altındaki psikolojik “nasıl”ları anlamaya çalıştığınız ve kendi doğaçlamanızı yazıp bunu önce kendi kendinize sahnelemeden kalabalıklara faydalı olamayacağınız tek kişilik bir sahne sunuyor.
Stefan Zweig ’ın dediği gibi,
Bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan kişi
bütün insanları anlar.
Kendinizle aranızdaki mesafenin giderek kısaldığı keyifli okumalar..
İnsan OlmakEngin Geçtan · Metis Yayınları · 202533,4bin okunma
Narsisist kişiler, dünyalarını gösteriş üzerine kurma eğiliminde olan yalnız insanlar olduğundan, eşlerini de ulaşmak istedikleri görkemin aracı olarak algılayabilirler. Narsisist kadın, kocasını genç kızlık düşlerini gerçekleştirmekle yükümlü bir insan olarak görebilir. Erkek ise karısını yalnızlığından kaynaklanan gerilimini boşaltabileceği bir cinsel nesne gibi görebilir ve cinsel ilişki sırasında onun gerçeklerini düşünmeksizin yalnızca kendi ihtiyacını karşılamaya çalışabilir. Dolayısıyla böyle bir beraberlik, paylaşma duygusunu içermeyen bir “ben” ve “ben ilişkisi” türü olur. Bebeğin ona doyum sağlayan anne memesini kendi bedeninin bir parçası(uzantısı) olarak algılaması benzeri, kadının cinsel organları da erkeğin kendi bedeninin bir uzantısıymışcasına yaşanır. Bu tür evlilikler de ikili monolog türünde bir iletişim vardır. Eşlerden her biri diğerinin kendisini anladığını farzederek davranır ve bazen bir evlilik, eşler birini gerçek anlamda tanımadan bir ömür boyu sürer. Bu evliliklerde eşler birbirini kendi varlığının uzantısı gibi gördüğünden kıskançlık duyguları da oldukça yoğun ve sık yaşanır, ya da eşler evlilikleri içinde yaşadıkları yalnızlığı evlilik dışında çözüm aramaya çalışarak durumun daha da karmaşıklaşmasına neden olurlar.