#okudumbitti köşemizde bugün #beyazgeceler var. Yani canım Dostoyevski amcamın kaleminden çıkma bir eser daha… Kitap dört beyaz gecenin bir insanın yaşamına nasıl dokunduğunu anlatıyor. Ana karakterimiz kendisini hayalperest olarak tanıtan bir adam. Ama bu hayalperestlik en uç noktaya eriştiği için sadece kafasının içinde yaşayan bir adama dönüşmüş… İnsanlarla iletişimi yok denecek kadar az olan, değişik bir karakter yani.. İşte bu adam bir gün bir kadınla karşılaşır ve hikayesindeki dört beyaz gece yaşanır.. O vakit anlar ki yaşam hayal kurmanın çok daha ötesinde, kalbinde hissetmek ve zihninde kurmaktan daha gerçek bir şey olmalı.. Yaşama anlam katan dahası bize yaşadığımızı hissettiren şey duygularımız ve o duygularla ne yapabildiğimiz yani eylemlerimizmiş.. Kalbin ne kadar hızlı atabilirse, kalbini sevgiye ne kadar açabilirsen işte o kadar yaşadığını hissedermişsin ve hissettiğinle ne kadar hareket edebilirsen o kadar yaşamın içinde ilerlermişsin.. Bu durum ise insanın yaşamındaki en kalıcı izleri oluştururmuş… Tüm bu anlattıklarımı kahramanımız o dört gecede deneyimliyor.. Aşk güzeldir, sevmek çok güzeldir ama kimse size acısız olduğunu vadetmez… Yani aşk diyor ki sana gül bahçesi vadetmedim… Ki vadetse bile gülün dahi dikeni vardır… Acısız bir ihtimali kovalamak ya da acıdan kaçmak demek bir yerde yaşamı ıskalamak demek değil midir…
Kahramanımızın karşısına çıkan kadına gelecek olursak zaten yaralı bir kadındır. Bu dört gecede kadın asıl sevdiği adamı beklerken hem kadının hem de kahramanımızın hikayesini öğreniriz. Kadın sevmektedir ama henüz çok genç ve toydur. Kitapta kadının sevdiği adamın geleceğine dair umuduyla bu umudunun tükenişi arasındaki duygusal gelgitlerini okuruz. Aynı zamanda bu iki durumun kahramanımız üzerindeki yansımalarını izleriz.. Her iki