AKSİYONCU BİR İDEALİZM...
(...) Fikrin, ruhun ve metafizik ilkelerin maddeye önceliğini savunan geniş anlamda bir "idealizm" tanımından yola çıkarsak, bu anlayışı da bir tür idealizm olarak tanımlamak gerekir. Fakat maddeyi dışlayan mücerret bir idealizm yerine, fikrin emrindeki maddeyi ve aksiyonu yücelten "aksiyoncu bir idealizm" olarak tebarüz eder. Aksiyoncu idealizm, dünyadan kopan değil, dünyayı avucunun içine alan bir karakteri ifade eder. Bu anlayışta fikir, ancak maddeye pençesini geçirip onu şekillendirdiğinde, yani hayata ve tarihe müdahale ettiğinde gerçek mânâsıyla var olur. -REHA KANSU, "İbda Diyalektiğinde Varlık ve Oluş Kavramları" -İdealizm Açısından-, besincidevre.org, 5 Haziran 2026-
İBDA Diyalektiği
Çift Çıralı Aydınlanma
Evvel refik, ba'del tarik yani önce yoldaş, sonra yol derler ya azizim; bu kelam-ı kibar, asırların imbiğinden süzülüp gelen sıradan bir silsile değil, bilakis hayat sahnesinde bizzat tecrübe ile sabit olmuş hakikatin ifadesidir. Eğer gayemiz ve varoluşsal meselemiz bu zifiri karanlık çağda sadece kuru bir teknisyen olmak değil de etrafına safi nur saçan bir münevver mertebesine erişmekse, şurası kat’idir ki tek başına yanıp tutuşmakla hakiki bir aydınlanma hasıl olmaz. Münevverlik davası, tek kişilik bir inziva değil; asgari iki ruhun, iki muazzez kalbin yan yana gelerek birbirinin şulesini beslemesi, fıtri bir teslimiyetle birbirini aydınlatması ameliyesidir. Şayet bu mukaddes ömür yolculuğunda taraflardan biri pervane gibi yanıp tükenirken diğeri sönük bir gölge gibi solarak kalıyorsa, o menzilde, o bağ kurma usulünde fıtrata muhalif giden, yanlış ve çürük bir şeyler var demektir. İşte tam da bu fıtri nizam muktezasıyla, bu çetin dünya gurbetindeki yürüyüşümde en mühim eksiğin; yol boyu dikilen nurlu işaret levhaları gibi adımlarıma istikamet verecek, aydınlığıma bir destek hem de kalbi bir ortak olacak bir refikaya, yani bir papatya saflığındaki eşe ihtiyaç duyduğumu derk ediyorum. Zira bu yoldaşlık tesis edilmelidir ki, fani bedenin muvakkat heveslerinden mücerret, ruhu emr aleminden beslenen muzaffer bir nesil yetiştirme ulvi gayemiz inkıtaa uğramadan hayatiyet kazansın. Bizleri bu mukaddes çift çıralı aydınlanmaya ve nesil emniyetine davet eden ayeti celilede, Kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir fermanıyla meşru bir refikanın kalbe zerk ettiği sekineti müjdelerken; Furkan-ı Hakim’in bir diğer ayetinde ise münevver bir iradenin ufkunu, **Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
HEYKELE DE FATİHA OKUNUR MU HOCAM?!.
Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel'inde geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam: Bir dostlarının cenazesi için toplanan Müslüman ahali, önce içip içip sarhoş oluyor, sonra da "nasıl yapılacağını tam hatırlayamadıkları" cenaze namazını kılıyorlardı. Sovyet devriminin Orta Asya'daki Müslüman halkların imânları/amelleri üzerinde nasıl bir tahribatta bulunduğunu gösteren acıklı bir misâldi bu. Şimdi, kimi AK Partili belediyelerin "heykel/büst yapma merakı"na dâir kulağımıza çalınan şeyler olunca, misâl tekrar hatırıma geldi. Öyle ya. Sovyet devrimi başarılı oldu da Kemalist devrim başarısızlıkla mı sonuçlandı? Aslâ. Onun da unutturmayı başardığı birçok kimlik unsurumuz var. İşte bunlardan birisinin izleri de bu tezahür üzerinden anlaşılıyor. Artık dindar hükümetlerin belediyeleri dahi büyüklerini büstlerini dikerek anıyorlar. Eh, herkesin sarhoşken durduğu bir namazı var, onlarınki öyle, bizimki böyle. Halbuki 14 asrı aşan İslâm tarihine baktığımızda, şu son talihsiz asra kadar, Müslümanların atalarını bu şekilde anmadıklarını görürsünüz. Hattâ bu yola tevessülü bir çeşit "cahiliyeye dönme" gibi algılarlar. Kınarlar.__ Ya nasıl anarlar peki? Hayratla. Anlamla. Hasenat doğuracak eserlerle. En kolayı mesela çeşme yaptırmaktır. En büyüğü arz yüzüne cami-medrese-şifahane kondurmaktır. Küçüklüğümde, ihtiyarlık çağına ermiş büyüklerimizin, tıpkı kefen parası saklar gibi, bu tarz bir hayra sarfedilecek paraları biriktirdiklerini hatırlarım. Gâye? Gâye ölümle dahi durmamak. Hasenat defterlerini zayıflatmamak. Kullar arasında övgüyle yâdedilmek değil, yanlış anlaşılmasın, Allah'ın katında hayırla anılmak. Arkasından dua yollanmak. İnsanlara ölümden sonra bile faydalı olabilmek. Onların amacı o. Ufku o. Derinliği o. __Bizim de çapımız bu. Dikiyoruz taşı. Döküyoruz betonu. Kaplıyoruz
SAİT FAİK'TEN "SON KUŞLAR"
Sabahattin Ali hikâyeciliğinden farklı olarak, klâsik vak’â tarzını bir kenara bırakıp, “durum hikâyeciliği” diye adlandırılabilecek olan duygu ve düşüncelerin ön plânda yer aldığı, modern tarzın öncüsü sayılabileceğini daha önce ifâde ettiğimiz Sait Faik’in “Son Kuşlar” isimli oldukça tanınmış hikâyesi mevzuumuza numûne olarak alınabilecek bir çalışma… Bu “tarz öncülüğü”nün Türk edebiyatı için geçerli olduğunu ve Sait Faik’in bundaki payının, dünya edebiyatında daha önce keşfedilen ve yaygınlaşan bir usûlü başkasından önce (haydi “taklid” demeyelim) tatbik etmekten ibaret olduğunu da önemle belirtmeliyiz. Sabahattin Ali’deki gibi başı ve sonu belli bir olaydan ziyâde, çevre karşısında yazarın içinde belirginleşen duyguların ifâde edildiği bu hikâyenin özetini vermek elbette çok zor ve hattâ hikâyeyi tanımamız için çok yetersiz… Çünkü bu tür hikâyelerin lezzeti bütününde… Lâkin bu çalışmanın bir edebiyat antolojisi görünümünde olmaması için metnimizi iktibaslarla doldurmak istemiyoruz. İlgilenenler hikâyenin tamamını hemen her kütübhâneden veya kitabçılardan elde edip okuyabilirler. İşte hikâyenin özeti: “Kış, Ada’nın her tarafına yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel hâlinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur.” Yazar, “gitmekle gitmemek arasında sallanır bir hâlde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bir güzel yüzlü göçmen taze”ye benzettiği bu mevsimi, Ada’da kendisinden başka hemen hiç kimsenin sevmediğini ifâde eder. __“Herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde” yazar,
Sait Faik Abasıyanık
"TENKİT" ÜZERİNE BİR TENKİT… En azından şu an için ya da mantığımın ve vicdanımın hâlihazırdaki "kabulleri" çerçevesinde, aklımla "iç sesim" arasında fikir ihtilafına sebep olan; her iki hassamı da zaman zaman çelişkiye düşüren; onlardan bazen birini, bazen de yekdiğerini bana daha haklı bulduran, uğraşmaktan ve düşünmekten zevk alır hâle geldiğim bir mevzu var, zihnimin son zamanlardaki gündeminde: "Tenkit, redifinde yahut akabinde 'alternatif'i de taşımalı ya da getirmeli midir?"… Böyle bir suale, cevabî nitelikte mukabele anlamında verilebilecek hükümler; siyah-beyaz netliğinde veya katiyetinde olmaktan ziyade, gri ve ara ton esnekliğinde yer alıyor... Her ne kadar izafi bir özellik taşıyor olsa da, "evet" ve "hayır" cevapları; bu meseleye müteallik, bir an evvel ulaşmayı içten içe istediğim, birbirine taban tabana zıt iki tezi temsil ediyor.. Hangisine ulaşmak istediğimi, hangisini diğerine tercih etmem gerektiğini muhtemelen yine bu süreç belirleyecek; yani bu iki mefhumun mücadelesine dair neticeyi tayin edecek... Hayatımın sergüzeştinde dimâğıma ve vicdanıma tevafuk eden ya da rast gelen hadiseler zincirinin zihnî halkaları, o hâdisata bakış açılarım ve yaklaşım tarzlarımla henüz tezat oluşturmadığı zaman dilimlerinde; "tenkit, beraberinde alternatifi (veya 'teklif'i) de getirmelidir" fikri, oldukça muhkem bir yer tutuyordu zihnimde... Aklım, yüreğim ve bütün ruhum ile beni hayata bağlayan "zihnî şemalarım"ın mücerret iktidarı, bu şemalara ters düşen veyahut onları alenen "bir kez daha düşünmeye" davet eden "muhalif/yeni iktidar talibi" fikirler tarafından alaşağı edildiği günden beridir; «tenkit etme hakkım mahfuzdur ve bu hak, alternatif üretme konusunda hiçbir mesuliyet ve mecburiyet yükleyemez bana» düşüncesi, -biraz eğreti dursa da- aklımın bir köşesinde
Benim için bütün kitabın özeti olan harikulade kısım:
Fakat huzursuz ruh, Noraliya'nın "temaşa" diye tercüme ettiği Contemplation devresine girip huzura kavuşunca, ben'in fırtınaları duracaktır. Çünkü inziva içinde, başka ben'ler tarafından fırçalanmayacak ve azdırılamayacaktır. Büyük hayal kırıklıklarından sonra, arzu etmekten ürken ve kendi kabuğu içine çekilen ben, bütün felaketlerin sebebini kendinde, kendi arzularında bulduğu için artık kendi kendini yemeye başlar. Temaşa ( Contemplation ) merhalesinden fena ( Mortification ) merhalesine geçmek üzeredir. İskenderiye okulundan beri, Katolik ve İslam tasavvufunda, alâik 'ten tecerrüd 'den fenfillâh 'a kadar giden mertebelerin türlü derece ve isimleri vardır. Noraliya'nın hayatında ve defterlerinde temaşa ve fena merhalelerini açıkça görüyoruz . Kendisini Allah'tan ayıran karanlık duvarların benlik olduğunu anlayınca, onu atıp kâinatın ruhuyla birleşmek özleyişini duyuyor. Muhiddin-i Arabî'nin Fütuhat-ı Mekkiye 'sinde tavrı sâlis dediği hal budur. Cüzînin küllîye dalışıdır. Bütün Philosophia Prennis 'in mevzuu da budur. Bize şimdi süblim bir karikatür gibi görünen Matmazel Noraliya'nın koltuğu, onun yalnız kendi ben'ine değil, bütün benlere, mücerret ben'e isyandır. Bütün dinlerin, fikirlerin ve politikaların tarihi bu isyanın tarihidir. Dinler, insanın -iştah, şehvet,kazanç hırsı ve kibir hâlinde- kuduran ben'ini Allah'ta eritmeye çalışmışlardır. Hümanizm, onu, insanlık idealinde uyuşturmaya savaşır. Nasyonalizm fena fil'millet 'i emreder. Ben'in Allah'ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dahileri, millette yok olmaya koşması kahramanları yaratmıştır. Bütün bu ideallerde müşterek olan şey ben'in fenasıdır. Fakat burada fenayı (fâni olmayı) lügat manasıyls anlamak doğru olmaz. Bu, mecazi bir yok
Düşünce

Büşra

@seretanbook
·
Hayır, benim aklım ve şuurum ve izanım vardır. Her şeyden mahrum, fakat Cenab-ı Hakk'ın insana bahşeylediği en büyük hazineye malikim. Kim bunu verip fâni zevkler almak ister? Deli gibi eğlenmektense akıllı gibi bu âlemi temaşa eylemek insanın şanından değil midir? Fransızların Contemplation dedikleri bu temaşa herkese nasip olsaydı, cihanda bu mecnunâne ihtiraslar ve bunca felaketler olur muydu?
Sayfa 273·Kitabı okudu
Alıntı