Eğitmek, Yönlendirmek Demektir
Okul dünyasını büyük bir dikkatle izliyorum. Tek diplomamı sınıf öğretmenliği eğitimimden aldım ve öğretmen olmak için gereken büyük sınava da girdim; eğitimde en önemli dönemin ilk yıllar olduğunu ve ilkokul öğretmenliği yapmanın olağanüstü bir serüven olduğunu düşünürdüm. Sonra hayat beni başka bir yöne sürükledi ama bu konudaki tutkum beni terk etmedi. Çocuklar için kitaplar yazıyorum, okul çağında olan dört yeğenim var ve zorunlu eğitim yaşında olan üç çocukla birlikte yaşıyorum. Bu nedenle İtalya'da hâlâ olağanüstü eğitimcilere sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Tutku, zekâ ve yaratıcılık bakımından olağanüstüler. Ve bu eğitimcilerin olduğu yerlerde çocuklar da tutkulu, meraklı ve hayata açık yetişiyorlar. Sayıca az olmayan bu durumların arasına son on yılda, tek amaçları basit işleri karmaşıklaştırmakmış gibi görünen ve yasama yetkisini elinde bulunduran bazı kişilerin akıldışı iradeleri sızmaya başladı. İlkokula bu adın verilmesinin nedeninin bu sınıflarda "ilk eğitim"in alınması olduğunu hatırlatmak isterim. Ne var ki belli bir noktada bazı parlak fikirli reformcular bu okulları modernleştirmeye ve onları "liselestirerek" günümüzün enformasyon zenginliğine uygun hale getirmeye kalkıştılar. Basitlik, özün yalınlığı, ılımlılık, modernlik adına yok edilmek istendi. Geleceğe yansıtılan çocuk, içinde yaşadığımız müthiş karmaşık zamanlarda, elbette kuşaklardan beri eğitimin belkemiğini oluşturan XIX. yüzyıl bilgileriyle yetinemezdi. Böylece her sabah, küçük Martina'nın, içinde sekiz kitap bulunan ağır sırt çantasının altında iki büklüm olarak okul yoluna düştüğünü görüyorum. İlkokul ikide sekiz kitap mı? **Tek bir hayat bilgisi kitabıyla eğitim alan biz cahil miyiz? Bir süre önce bir baba kaygıyla şöyle dedi bana: "Kızım asit yağmurları konusunda her şeyi
Sayfa 65·Kitabı okuyor
Allah korusun
"Kendi evim olduğu zaman müthiş bir kütüphanem olmazsa mutsuz olurum.."
Alıntı
Reklam
Kitaplar müthiş etkiliyordu beni. Üstünde harfler basılı o basit kâğıt sayfalardan insanın yalnızca duyularıyla algılayarak yakaladığı gerçek dünyalar yaratmak mümkündü. Hatta daha da ileri gidip kitap dünyasının bir şekilde günlük hayatın sunduğundan çok daha zengin ve leziz tatlar sunduğunu bile söyleyebilirim.
Gönlü yücedir, iyi yüreklidir. Düşüncelerini dile getirmeyi sevmez, yüreğindekileri açığa vurmaktansa, șiddete başvurmayı yeğler. Ama bazen hiç de kuruntulu değildir, sadece soğuk ve acımasız denebilecek derecede duygusuzdur. Doğrusunu isterseniz, birbirine ters iki ayrı karakter sanki nöbetleşe yer değiştirir gibidir onda. Bazen ağzını bıçak açmaz! Hiç zamanı yoktur, herkes kendisine engel olmaktadır, oysa hiçbir şey yapmamakta, sırtüstü yatmış uzanmaktadır. Alaycı değildir, ama bu zekâsının yetmezliğinden değil, böyle saçmalıklara ayıracak zamanının olmayışındandır. Anlatılanları sonuna kadar dinlemez. Herkesin ilgisini ayakta tutan bir konu onu hiç ilgilendirmeyebilir. Kendisine müthiş değer verir ve sanırım bu konuda pek de haksız değildir. Daha ne söylesem, bilmem ki?..
Sayfa 265 - İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikleri, XXVI.Basım·Kitabı okudu
Kitap Alıntısı
Kitaplar müthiş etkiliyordu beni. Üstünde harfler basılı o basit kağıt sayfalardan insanın yalnızca duyularıyla algılayarak yakaladığı gerçek dünyalar yaratmak mümkündü. Hatta daha da ileri gidip kitap dünyasının bir şekilde günlük hayatın sunduğundan çok daha zengin ve leziz tatlar sunduğunu bile söyleyebilirdim. Hayatın içinde gerçekten kim olduğunu bilmediğin bir sürü insanların aklından neler geçirdiklerini, neler hissettiklerini bilebiliyordun.
Sayfa 196·Kitabı okudu
Ey insan!
Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kudretli kaynağı uranyum'da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparak çıkardığın korkunç tahrip aletinin patlayışından yükselecek alevi bekletiyor. Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, ân, gör, kendi içinde gör Allah'ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu hâlde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevilere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metotlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma: Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş, Gör ne var maverada ibrethîz.
Sayfa 411·Kitabı okudu
Reklam
Reklam