Bir arkadaşının ölümünün ardından başlayan arayış, zamanla bir insanı tanıma çabasından çıkıp insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulayan bir yolculuğa dönüşüyor. Bir hayatın izleri sürülürken sadece anılar bulunmuyor; parçalanmış düşünceler, yarım kalmış cümleler ve dünyaya uyum sağlayamamış bir ruh da ortaya çıkıyor. Sayfalar ilerledikçe olaylar değil, zihinler konuşmaya başlıyor. Hikâye anlatılmıyor; adeta düşünülüyor.
Buradaki asıl yalnızlık, etrafta insan olmaması değil. Aynı dili konuşup aynı anlamları paylaşamamak. Kalabalıkların ortasında sessiz kalmak değil; konuşurken bile tercüman ihtiyacı hissetmek. Çünkü bazı insanlar toplumdan dışlanmaz, anlamlardan dışlanır. Herkesin "normal" dediği şeye baktığında boşluk gören biri için dünya biraz fazla gürültülü, biraz fazla hızlı ve biraz fazla ezberdir.
Dikkat çekici olan, uyumsuzluğun bir kusur gibi değil, bir farkındalık biçimi gibi görünmesi. Çoğu insan hayatı yaşar, bazıları ise hayatı izler. İzleyenler kaçınılmaz olarak daha fazla şey görür. Daha fazla şey görmek ise çoğu zaman daha fazla mutlu olmak anlamına gelmez. Bir perdenin arkasını gördükten sonra tiyatroya aynı gözle bakamamak gibi. Burada zekâ bir ödül değil, bazen taşınması zor bir yük hâline gelir.
İsimler, olaylar ve kişiler değişse de satır aralarında dolaşan asıl mesele kimliktir. İnsan gerçekten kimdir? Başkalarının ona verdiği isim mi, yaptığı iş mi, taşıdığı unvan mı? Yoksa gecenin bir yarısı kimsenin duymadığı düşünceleri mi? Modern hayat insanlara sürekli yeni maskeler dağıtır. Başarılı ol, güçlü ol, uyumlu ol, üretken ol... Fakat bazı yüzler maske taşımayı reddeder. Sorun da tam burada başlar. Çünkü toplum farklı düşünenlerden çok, farklı hissedenlerden korkar.
Bir yerde insanın dünyaya tutunamadığını değil, dünyanın insana