• 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Açıkçası kitabın ismi dolayısıyla farklı bir konu beklemiştim. Kitap bittikten sonra neden bu ismin verildiğini merak ettim.

    Eserin ortaya çıkma sebebi Robert Burns'un
    "Bir Fareye*" adlı şiiri. Burns bir gün evini süpürürken yanlışlıkla bir farenin yuvasını yıkar ve bu şiiri yazar. John Steinbeck de bu şiirin özellikle son iki kıtasından ilham alarak bu eseri kaleme alır ve şiirin içinde geçen "farelerin ve insanların" sözcüklerini kitabın ismi yapar. Tabi Türkçe'ye "Fareler ve İnsanlar" olarak çevrilmiş.

    Kitapta yer alan çiftlikte çalışan insanların tümü, farklı karakterler ihtiva etmesi sebebiyle hayatın bir özetini sunmuş gibi.
    Güçlü-güçsüz, akıllı-alık, zengin-yoksul, zenci-beyaz, hayalperest-gerçekçi, duygusal-mantıklı, kadın-erkek, bugün-yarın...

    Kitabımızın asıl kahramanları George ve onun iri cüsseli, çocuk kalpli arkadaşı Lennie, hayallerini gerçekleştirmek için çiftliklerde çalışırlar. George, çocuksu arkadaşının kendisine yük olduğunu söylese de onu asla bırakmaz ve onu masal gibi anlattığı hayallerle avutur. Hatta
    "Lafını dinlemek o kadar hoşuna gidiyordu ki, sonunda galiba bende bu hayale inanmaya başlamışım." diyerek itirafta da bulunur. Hayali duyan kişiler de bu hayale ortak olmak isterler. Hayal kurmak bir nevi hedef, hayata bağlanma ve günlük rutinler arasında mutlu olma aracıdır. Hayalleri küçümseyenlerin dahi bu hayallere gıpta etmekte olduğu da bir gerçektir.

    Kitapta ayrıca yalnızlık duygusunun, farklı karakterler tarafından değişik şekillerde dile getirilmiş olması dikkatimi çekti. Bahsedilen yalnızlıklar, insan bulamamaktan değil, kendilerini anlayabilen insan bulamamaktan kaynaklı.

    Irkçılık konusuna da gönderme yapan yazar, saf kalpli Lennie'nin zenci işçi ile sohbet etmekte ne gibi bir sakınca olduğunu anlayamaması üzerinden, akıllı(!) ama ırkçı insanlara da gönderme yapmış. Neticede Lennie ona baktığında karşısında bir insan görüyordu.

    Kitap kısa ama mevzular derin anlayacağınız. Daha nice etkileneceğiniz kısımlar bulacağınız bir eser.
    _İyi Okumalar_

    Bir Fareye*

    Ama farecik; yalnız değilsin, öngörülerinin boşa çıkabileceği konusunda:
    En iyi planları farelerin ve insanların sıkça ters gider,
    Ve vaat edilen mutluluktan geriye acı ve kederden başka hiçbir şey kalmaz.
    Yine de şanslısın bana göre!
    Yalnızca "şu an" dokunabilir sana:
    Ama ah! Gözlerim geriye bakar benim, ümitsiz beklentilere!
    Ve geleceğe de bakarım, görmesem de, tahminler yapar, korkarım!
    _Robert Burns_
  • 50 syf.
    ·Puan vermedi
    #kitapyorumu Hayal ve Hakikat - Fatma Aliye Hanım/Ahmet Mithat Efendi


    Türk Edebiyatı okumalarında sırada Hayal ve Hakikat var. Döneminde iki yazarlı yazılan ilk eser olarak karşımıza çıkıyor. Fatma Aliye Hanım ilk basıldığı zaman, kadın yazarın olması tepki görür diye kendi adını kullanmıyor. 2 bölümden oluşan eserin Vedat karakterini anlatan kısmını Fatma Aliye Hanım , Vefa karakterini anlatan kısmını da Ahmet Mithat Efendi yazmıştır. Karakter isimlerinde bir terslik vardır. Vedat ismi kız ,Vefa ise erkek karaktere verilmiştir.


    İçeriğine gelecek olursak Vedat ile Vefa çocukluk arkadaşıdır. Lakin uzun yıllar görüşmemişlerdir. Bir gün iki çift merdivende karşılaşırlar ve Vedat aslında 10 senedir Vefa'yı sevdiğini anlar. Vedat'ın babası küçük yaştayken ölmüştür ve onu Vefa 'nın babası Hüseyin Sabri Efendi'ye teslim etmiştir. Sabri Efendi çok geçmeden iki çiftin evlenmesini isteyerek Vefa'nın gönlü olmasa da nişanlar bu çifti. Bir müddet sonra Sabri Efendi de ölür ve ölmeden önceki son isteği ikisinin evlenmesidir. Babasının ölümünden sonra Vefa bunalıma girer ve iki çift için olumsuzluklar başlar. Bakalım bu iki çift evlenip mutlu olabilecek midir yoksa Vedat için berbat bir durum olan ayrılık mı olacaktır ?




    #hayalvehakikat #ahmetmithatefendi #fatmaaliyehanim #dergahyayinlari #turkedebiyatı #tanzimatdonemi
  • 184 syf.
    ·Beğendi·10/10
    ''- Xururuca!
    + Ne var?
    - Ağlamak kötü bir şey mi?
    + Ağlamak hiçbir zaman kötü değildir, budala. Neden sordun?
    - Bilmiyorum, bir türlü alışamadım. Sanki yüreğim boş bir kafes...''
    Hüngür hüngür ağladığım bir yapıt.Son itiraf bölümü en can alıcı nokta.İnsanın kendi içinde aradığı,kaybolmuş karaktere sesleniyor.Bir portakal kokusu geliyor burnuna,gözlerinden yaşlar akıyor.Rüzgarla dans ediyorsun.Üzgün ve bir o kadar da mutlu kıkırtı sesleri duyuyorsun.
  • 608 syf.
    ·5 günde·9/10
    Çelişkilerle doluyuz.

    Kadın beyni ya da erkek beyni olarak ayırmaksızın ortak yön çelişkilerle dolu oluşumuz. Özde ki benliğimizden o kadar çok farklı oluyoruz ki iç konuşmalarımızda başka bir ben oluyoruz. Bu kısa monologları yürürken, yemek yerken, seyahat ederken… hemen hemen her zaman yaşıyoruz. Kenan’ı hep bu halde görüyoruz. Kendiyle konuşurken. Bu iç hesaplaşma, tartma olayı o kadar akıncı bir halde anlatılıyor ki kitap akıp gidiyor.

    Türkiye’nin 60’lı yıllarının gölgesinde iki kadın bir adamın ruh halini anlatıyor. Nermin, Günsel ve Kenan. Herkesin farklı bakış açısı olsa da onları bir araya getiren yasak aşk oluyor.

    Nermin; öğretmedir. Düşüncelerini açıkça ifade eden, sevgisini belli eden, fedakar bir kadın. Bir kadın olarak Nermin’in durumunda tutuklu kaldım. Nedeni şu; eşinin istekleri, ailesinin bıraktığı izler ve fedakarlıkları arasında sıkışmış kendini adamış mükemmel kadın olduğu için. Birçok kadının eşi ve çocuğu için iş ortamından ve sosyal hayatından ayrılınca yaşadığı durumlara ayna olduğu için. Mesleğini eşi için bıraktığı için. Kimse için değişmemek gerektiğini, olduğun gibi kabul görmenin önemini aktardığı için. Sevgi adı altında kadına dayattırılan değişimler ilerde nankörlüğü getirdiği için. Erkek değiştirdiği kadını bu haliyle kabul etmemeye ve onun eski halini aramaya başlayınca kendini savunacak cümleleri erkeğe koz verdiği için. Kadınlara seslenen özgürlüğü elinden alınan kadın profiline ayna olduğu için. Nermin'in kadınların büyük çoğunluğunu temsil ettiğini düşündüğüm için ben Nermin'de tutuklu kaldım. Hep Nermin sahnesi bekledim. Kenan sevgilisi ile gezerken Nermin'in evdeki ruh haline dönüş yapılsın istedim.

    Peki neden böyle oluyor? Neden evliliklerde "Sen eskisi gibi değilsin" denilir? Kadın penceresinden aralayıp bakarsak,

    Kadınların makus kaderinde sevdiği adam için değişme talebinin sunulması vardır.

    Bu talepler nedir, nasıl davranılmalı?

    Açık bir kadınsanız eşiniz istedi diye örtünmeyin. Kapalı iseniz o istedi diye açılmayın. Bunu içinize sinen dayanaklarla yapın, birinin isteği birinin itaati mutluluğu getirmez. Kritelim bu diyorsa o şartları sağlayan insanlarla olsun. Sizi siz yapan özelliklerle sevip sonra aslında bu olmalı demesin. O olmalı dediği şey çok gerekli olsaydı sizi seçmezdi. İşinizden eşiniz istedi diye ayrılmayın. Bir kadın kendine yetebilmeli, ayakları üzerinde durabilmeli. Ömür boyu okullarda meslek uğruna amaçlarla zaman ve emek harcayıp birinin avuçlarına bu emeği sizden alacak hakkı vermeyin.

    Gerçek şu ki erkekler aşık olduğu kadını ilişkilerinde değiştirirler. Müdahale ederler. Böyle olsaydı derler, kıskanıyorum derler, seviyorum derler onları yontmaya başlar ortaya bambaşka birini getirirler. Sonra değiştirdikleri kadını dışarda aralar. Kitaptan bir alıntı ile;

    __“Hiç bırakmayacak beni. Nasıl benziyorlar. Ne hakkı var Günsel'e bu kadar benzemeye? “

    Oysa gerçek sevginin temel özelliği kişiyi olduğu gibi, neredeyse, o haliyle kabul etmesidir. O nedenle sevginin temelinde kişinin özüne koşulsuz saygı vardır.

    Dostoyevski’nin dediği gibi: İnsan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Çünkü heveslerini aldıklarında hedefe giden yol uzun geldi bahanesiyle pes etmek daha kolaydır. Çünkü bu heveslerine uyan kadın geleceğini erkeğin eline bırakır. Ve hiçbir kadın geleceğini bir adamın vicdanına, aşkına, günün sonunda aklının karışmasına bırakmamalıdır. Kadın kendinden verdiği her ödünde eşiyle arasındaki heyecanı bitirir. Nermin için bunları söylemek yeterli olacaktır. Nermin nezdinde kadınlara yönelik;

    Kamu spotu değerindedir.

    Mükemmel kadın olmayın.
    İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını,
    dost, evlat, sevgili ve
    daha birçok şey olan mükemmel kadın,
    neden mutsuz olur..… .
    Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar..
    Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında,
    iyi bir iş yapmış olmaz.
    Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan,
    düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın,
    karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.
    İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır
    Mükemmel kadın,
    her konuda başarılı olduğundan,
    karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz.
    Armut piş, ağzıma düş..
    İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez..
    Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar,
    dersler ve çaba ile doğru orantılıdır.
    Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne,
    evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir.
    Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir.
    Eşinin işlerini üstlenen,
    yapması gerekenleri onun yerine yapan,
    beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın,
    mutsuz olmaya mahkumdur.
    İşin garip tarafı,
    bu yapıdaki kadınların ilişkileri,
    genellikle hayal kırıklığı ile biter.
    En çok aldatılan, terk edilen kadınlar,
    kusursuz kadınlardır.
    Neden aldatıldıklarını anlayamazlar.
    Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar,
    kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır.
    “Benim neyim eksikti”
    Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır,
    hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.
    İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur.
    Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. ,
    Çaba göstermek uğraşmak için ortada sebep bırakmaz.
    Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş,
    doğal olarak gidip, kendini göstereceği,
    yaratacağı başka ortamlar arar.
    Çevrenizdeki insanları bir düşünün.
    İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok m…
    Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin.
    Hazır bir hayat.
    İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı,
    tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır.
    İnsani egonuz zarar görür..
    Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir.
    Sürekli başkaları için yaşamak,onların ihtiyaçlarını gidermek,
    onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak,
    hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar.
    Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek,
    gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek,
    karşı taraftan alkış ve takdir almaz.
    Düzenli olarak bunlar yapıldığı için,
    görevmiş gibi algılanır ve kıymeti bilinmez.
    Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir.
    Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar.
    İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir.
    Mükemmel kadın mutlu olamaz.
    Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.
    İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur.
    Mükemmellik, insana ait değildir.
    Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın..
    Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.



    Diğer kadın; Günsel. Üniversitede tez yapıyor. Okul bitmiş iş arıyor. Siyasi olaylarla yakından ilgili gözü pek, korkusuz, heyecanlı gencecik bir kız. Tesadüfler onun yolunu Kenan’la buluşturuyor. Kenan ile arasında kontrolsüz bir ilişki başlıyor. İki karakter birbirine zıt. Çünkü fiilde Kenan’ın siyasi pek bir durumu yok. Hatta geçmişinde Günsel’i uzaklaştıracak bir durum var. Kenan, Günsel’i Nermin’le sık sık kıyaslıyor, benzerlik buluyor, aklının buğulandığı analar da çelişkiler yaşıyor. Günsel, Kenan’ın geçmişiyle bağını kuran köprü oluyor. Kenan, Günsel’in çevresiyle arasında bağlar kurmayı seviyor. Kaybettiklerini hatırlıyor. Diğer yandan Nermin’in ona sağladığı rahatlığı bulmaması Kenan’ı sorumluluk sahibi olmaya itiyor. Günsel de tatlı, sert, gizli bir maceranın karmaşık zamanlarında sığındığı limanı yapıyor, Kenan’ı. Şiir ruhlu, hırçın, gözde olmaya çalışmayan sade bir kız ve içinde bulunduğu aşk-ı devrim, vatan-ı devrim arasında yaşaya, monologlarında kendiyle çelişen, tartışan ikinci kadının hikayesi oluyor.


    Kenan. Asıl mesleği öğretmenlik. Yaşadığı siyasi bir olay sonuncunda işine son verilmiş. Eşinin destekleri ile kitapçı olmuş. Yaşadığı olağanüstü bir gece kendi halinde yaşayan Kenan’ı bambaşka bir adama çevirmiştir. Artık duyguları için yaşayan bir adamdır. Hesapsız yaşama arzusu taşıyan avare bir adam. Kilit isimdir. Kendiyle konuşmaları, yaptıkları bir dönemi ve insan ruhunu iyi yansıtır. Günsel ile hep yakın olmak istemesi ruhsal durumunu en iyi anlatan noktalar oluyor.

    “Ben seninle çay içmek istiyorum.
    Seni duymak,
    Seni görmek,
    Seni bilmek,
    Seni yanımda hissetmek istiyorum.”

    Aşkın doruklarında yaşayan Kenan’ın bu hali olağanüstü darbe öncesi bitiyor. Birçok yerde Nermin ve Günseli karşılaştırması Kenan'ın eşine benzeyen birini seçmesi pişmanlıklarının yansıması oluyor. Bir tür bocalama bazen günah çıkarma boyutuna geliyor. Değiştirdiği kadını kendinden çok uzak bir yere koyarken yine aslında ona gidiyor. Psikolojik bir eser ile karşı karşıyayız. Bu salonumuzda oturan bir karaktere o kadar yakın ki kendimizden parçalar bulduğumuz bir eser oluyor.

    Vedat Türkali insanı doğal haliyle anlatan güçlü bir kalem. Var olan tüm halleriyle anlatıyor olayları. Türk Edeb. İlk 20’de olacak bir eser. Toplumu kendi insanının ağzından anlatması, olaylara canlılık katan anlatımı zihinde sahne oluşturma gücü ile sinema havası yaratıyor. Senaryolaştırmaya çok müsait olan bu eserin filminin çekilmesi de düşünülmektedir. Umarın eser hak ettiği değeri bulur ve daha çok kişi tarafından okunur.

    Keyifli okumalar!
  • 599 syf.
    ·13 günde·8/10
    Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma, üç zor mesele kısaca. Her biri hem iç içe olacak kadar birbirine rabıt, hem birbirinden koparılamayacak kadar muhkem, modern zamanların dünyası inşa olunurken merkezdeki üç mefhumu… Mefhumların ehemmiyetine ve Müslümanca düşünme melekesinin Müslümanda var olurken bu mefhumların nereye denk düştüğüne önceki tahlillerimizde değinmiş idik. Dil varlığın evidir diyen Heidegger, insanın varoluşunda dili çok önemli bir noktaya yerleştirerek dilin ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Bu anlayışa göre mevziisi dil olan varlığın mevzusu da evinden neşet edip, bu istikamette seyralır. Bu seyralış en sonunda lisanda aksini bulursa lisandan insana bir akış meydana gelir ve böylelikle insan kendi olmaklığına lisan vasıtasıyla erer. İnsanın kendisi olması demek ‘ne için varım’ sorusunu içselleştirerek marifetullaha yolculuk yapmak ve Yusuf Kaplan’ın tarifiyle Bilme-Bulma-Olma merhalelerini aşarak sırasıyla ilmel yakin, ayne’l yakin, hakka’l yakin mevzilerine ayak basmak demektir. En başta tüm yazı boyunca anlatma gayesinde olacağımız meseleyi İsmet Özel’in kitabı ve Yusuf Hocanın mefhumları üzerinden bağımızı kurarak ‘dile getirirsek’ Batı Medeniyeti insanı teslim olmaktan alıkoymak ve kendine teslim almak için:

     ‘Teknik’ vasıtasıyla mevzilerini alt üst ederek araç ve amaçları tağyir,

    Medeniyet vasıtasıyla  ‘teslim almak için bilim yapma’ anlayışını insana dayatma,

    Ve ‘Yabancılaşma’ ile insanı kendi özünden uzaklaştırma gayesini güderek bir varolma seyri geçirmiş ve Sokrat’la başlayan insanın tanrılaştırılması, Nietzsche’nin deyişiyle üstün insan haline evrilmiştir. (Nietzsche’de bir üst insan bir de üstün insan vardır. Üst insan modern medeniyetin normlarına/köklerine isyan eden ancak batıda olmayan insanı kâmildir, üstün insan ise kendini medeni olarak tesmiye ederek kendi dışındakileri barbar olarak yaftalayan tiptir. Nietzsche ikinci tiple dalga geçerek ve eleştirerek bu anlayışın Batı’da yıkılmasına büyük katkıda bulunmuştur –Tafsilat için Yusuf Kaplan Hocanın Fikir atölyesi 14. Bölüm dersine başvurulabilir-)

      Nietzsche ile beraber Batıda asırlardır ‘üretilmiş’  ‘medeni insan’a nihai darbe vurulmuş ve artık Batı hümanizm devrinden post hümanizm devrine geçiş yapmıştır. Elbetteki bu geçiş entelektüel manadadır, yoksa Batı’da bu tarihi akış içerisinde pek de bir değişiklik mevzubahis değildir. Yazı boyunca bu üç zor mesele bu bağlamda ele alınacak ve Özel’in mezkûr kitabı üzerinden açılımlar yapılacaktır.

    Tekniğin Cazibesi Ruhun Muhteşemliğini Alt Edebilir mi?

      İnsanı eşrefi mahlûkat olarak yaratan Allah azze ve celle kendisine iki yol sunarak ona ya esfeli safilin olarak en alt dereceye layık olmasını yahut iman edip salih amel işleyerek kendisinden razı olunan makamı sunuyor. Bu iki makam arasında gitgel bir ömür süren ve son nefeste imtihanın sırrının kendisi için çözüldüğü aşikâr olan insan, nefsani isteklerine boyun eğerek imtihanı kayıp da edebilir yahut ‘hakikate teslim olarak’ kendinden geçip O’na vasıl olmayı da ihtiyar edebilir. Tüm mesele bu imtihanın sırrını bilmek, nefsini tariften sonra kendini bulmak ve O’nunla olma yolculuğuna insan olarak hangi zaviyeden baktığımızla alakalı aslında. Bilim için bilim anlayışı insanı sonu gelmez bir paradoksa sokup, eserler arasında mahkûm kılarken, aynı zamanda insanın eserden müessire geçişine de engeldir. Fıtri olarak inanmaya yatkın yaratılmış insan, natüralizmin çıkmazlarında debelenirken batılı bir filozofun deyişiyle tek tanrı inancını reddederek etrafındaki her şeyi artık tanrılaştırmaya meyyal bir hale de gelmiş olur. Soren Kierkergaard ‘inanç akılla açıklanamaz. İnancın içinde varoluşun gizeminin akıldışılığı vardır’ diyerek inancın mahdutlanmasının namümkün olduğunu ifade etmiştir.

      Peki, bu yüzyılda Teknik insanoğlunun etrafını bu kadar kuşatmış ve ruhu aşağılamış, alt etmişken tekniğin cazibesi ruhun yaratıcı tarafından kendisine bahşedilmiş melekeleri karşısında mutlak manada galip mi olmuştur? Bu sorunun cevabı her ne kadar ilk bakışta zahiren evet ise de tekniğin bu kadar baskın olmasına karşın insan bu makineleşen ve ruhunu yitiren dünyadan bıkmış ve daha şimdiden (henüz biz İslam’ı yeterince temsil ve tebliğ dahi edememişken) Batı’da milyonlar İslam’a doğru akmakta ve kendi oluşlarının sırrını bu pınarda bulmaktadırlar. Özel, insanın nesneleşmesine dikkat çekerek Batı insanının makineleşmesinin nedenini şöyle tavzih ediyor: ‘Bilgi alet olursa insan da nesne olur. Bilgi edinme bir mekanizmadan başka bir şey değilse insan da makinadan başka bir şey değildir.’

      Son yüzyılda İslamofobi propagandaları, Müslümanların İslam’ı yeterince temsil edemeyişlerine rağmen bu ihtida hareketleri bizim kendimize geldiğimiz takdirde yeniden dünyaya refah ve mutluluğu vereceğimizi doğrulamaktadır. Allah azze ve celle tarafından mahfuz bulunan dinini kıyamete kadar ayakta tutacak bir fırkanın daima bulunacağını bize Resuli Ekrem bildirmiştir. Bugün hakiki Müslümanların garipliğinin de yine nebevi haberin sırrında yattığını bilmek ve ‘İslam garip geldi garip gidecek, ne mutlu gariplere!’ hadisini de bilerek hareket etmek faydalı olacaktır.

    İsmet Özel Veçhesinden Medeniyetin manası

      Kavramlar önemli olduğu kadar bu kavramlara yüklenen manalar da mühim. Medeniyet deyince aklımıza Batının gelmesi yahut İslam Medeniyetini Endülüs Devleti üzerine hasretmemiz bu kelimenin zihnimizde yalnızca bu noktalara muvafık olmasından kaynaklanıyor. İsmet Özel medeniyet kavramı üzerinden Müslüman bir dünya kurmaya dair eleştirisini şöyle dile getiriyor: ‘Müslümanın kendi tanımına sahip çıkması demek, yalnızca kendisine Allah tarafından gösterilmiş yolun izlenmesi demektir. Müslüman kendi eyleminin sonuçlarından naslar ölçüsünde sorumludur. Onun davranışlarını güden, büyük ölçüde yapıntı, insani tasarımlar değil, emir ve nehiylerdir. Öyleyse ‘medeniyet’ gibi tamamen tarihi ve toplumsal şartların çerçevesinde anlaşılan bir kavram, Müslümanın davranışlarında belirleyici bir öge (unsur) olma imkân ve imtiyazına sahip olamaz.’ ‘İçinde yaşadığımız dünyanın sahip olduğu biçim, adına medeniyet de desek kültür de desek yahut hiçbir ad vermesek de Batı’nın damgasını taşıyor.’ Diyerek de yaşadığımız çağın bize ait olmadığını dolayısıyla medeniyet kavramının içerisinde genellikle Batı odaklı bir anlayışın bulunduğunu söylüyor. Devam eden sayfalarda ise Ebu’l Hasen En Nedvi ’den nakille bizi ilgilendiren meselenin İslam dairesinde bir medeniyetin kurulması ve bunun da ancak vahiy medeniyeti olabileceğine işaret ediyor. İsmet Özel’e göre son noktada medeniyetin neyi ifade ettiğini şu satırlardan anlamak mümkün olacaktır:

    ‘İslami mücadelenin varacağı noktanın bir İslam medeniyeti olacağını ifade etmek ne kadar iyi niyete dayalı olursa olsun içinde bir yanlışı barındırmaktan uzak değildir.’ (Kitaptaki ‘Bir Medeniyet Kurmak’ adlı yazı bu meseleyi vuzuha kavuşturmaktadır, oraya bakılabilir.)


    Yabancılaşmanın Hakikati: Batı aklını reddetmek/Müslümanca Düşünmek

      Esasen genel manada yabancılaşma mefhumu insanın kendine yabancılaşması manasında menfi olarak kullanılır. Ancak Özel meseleyi farklı bir noktadan mütalaa ederken yabancılaşmayı insanın Batının dayattığı akla yabancılaşmak ve Müslümanca düşünme üzerine odaklıyor. Çağ dışı kalma mevzusunda ise müellif şöyle söylüyor: ‘Zaman zaman Müslümanlara yöneltilen ‘çağdışı’ kalma suçlaması eğer Müslümanların çağın çirkefi dışında kaldıklarını vurguluyorsa ne büyük iltifat. Keşke bu iltifata layık olabilsek. Ama hayır, Müslümanlara çağdışı olduklarını ileri sürenler onların çağın düşünce seviyesinin gerisinde veya altında olduğunu işaret etmek istemekte, bir çeşit gelişmemişlik damgası vurmak istemektedirler.’

      Demek ki İsmet Özel ‘yabancılaşma’ kelimesini müspet manada ele alıp onu Müslümanca düşünme üzerindeki engellerden sıyrılarak çağın düşüncelerine yabancılaşma olarak kullanırken aynı zamanda çağın düşünce seviyesinin de altında olmamak gerektiği, hatta çağı tanımak gerektiğini ısrarla vurguluyor. Hayatın her alanında Batının izlerini görmek mümkünken, önce çağın düşüncelerinden sıyrılmak ve çağ ötesine odaklanmak asıl mesele. Bilindiği üzere Batılı tarih anlayışı düz bir hat üzerinde deveran ederken Müslümanların tarih anlayışı ise dairesel tarih anlayışına denk düşüyor. Çünkü Batı aklı bugün dünden her daim iyidir derken Müslüman akıl Asrısaadet ve sonraki iki asrın kıymetini biliyor ve kendilerine yegâne örnek alıyor.

     Yabancılaşmayı çağın hakikate yabancı kalmasından insan için mecburi gören Özel şöyle yazıyor: Çağa yabancı olma çağdan bihaber olma anlamına gelmez. Tam tersine çağ hakikate yabancı kaldığı için hakikat adına yola çıkanlar, çağın bir unsuru olmayı reddederler ve çağa onun tanımadığı doğruları getirirler.’




    Üç Zor Meselenin İlacı: İtikad ve İbadet

     Tahlili, yaklaşık altı yüz sayfalık bu muhteşem eseri telif eden Özel’in bu üç zor meseleyi aşmanın nasıl mümkün olduğuna dair söylediklerine bakarak itmama erdirelim:

      ‘Teknoloji, medeniyet, yabancılaşmayı birer mesele olarak ele alan Batılı düşünce adamları, önerdikleri çözümlerde bu teslisten doğan zorbalığın, başka bir mikyasta yeniden tesisinden başka bir şey söyleyemiyorlar.

      Teknolojiden, medeniyetten ve yabancılaşma düşüncesinden doğan meselelerin teknolojinin, medeniyetin ve yabancılaşma düşüncesinin kendi özgül alanlarındaki çözüme kavuşturulabileceğini sanmak, bir öpücüğü geri almak isteği gibidir. Üç Zor Mesele’nin çözümünü, bu meselelerin dışında, itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum. Belki de bu meseleleri köklüce, derinlemesine kavramak, bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye taşıyacak.’

      Son cümleden önümüze düşen: Çağı tanıma gayemiz kendimizi dolayısıyla kulluğumuzu bilmek ve marifetullaha ermek yolunda mühimdir. Allah bizleri kendini ve çağını tanıyan ve yaşadığı çağı Allah’ın razı olacağı çağa inkılap ettirme yolunda cehd eden ve ömür süren müminlerden eylesin.
  • Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edermiş gibi yapıp bonzai aldığım alakam olmayan YouTube kanalı için tıklayınız:

    https://www.youtube.com/watch?v=G6KLWESJSrY

    Bu kitabı okumadım ( hatta duymadım bile; burada gördüm). Ama inceleyeceğim. Ne de olsa bir kitabı incelemek için okumak gerekmiyor. Ve bence siz bunu hak ediyorsunuz değerli 1000k severler. Okumaya mı geldik? Boz boloyoz do mo okoyoz?

    Yeni üye olduğum bu güzide sitede, daha kütüphanemdeki kitapların envanterini bitirmemişken, Karamazov Kardeşler ile ilgili bir inceleme yazayım, Freud’dan gireyim, “babayı öldürme fantazisi”nden çıkayım (ne fanteziler var kardeş), oradan Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi, “absence of father” vs. psikanalitik okumalara gireyim, bir iki Lacan, biraz Jacques Alan Miller alıntılayım derken, nasıl olduysa kendimi bu sayfada buldum. Biraz mürekkep yalamış, zamanında daktilo dillemiş kendi halinde bir kitapsever olarak, uzun ve entelektüel bir incelemeyle gözlerinizi ütülemektense, bu kit... bu kita... bu kitbm... bu kitbmsı şeyi incelemek istedim. Haydib akalım.

    Öncelikle, bu ktbmsının yzrı vatandaşı inceleyelim: İsminden başlayalım. Üç kelimeli bir ismi var. Üç kelime hiç işlem. Emin olmamakla birlikte, bana sanki ortanca ismi sonradan kitaba entegre olmuş gibi geldi. Yazarın ismi ne kadar çoğalırsa kitabın başarısı o kadar artar hesabı. Yine de günahını almayayım. Nitekim aralara serpiştirilmiş J ve R harfleri olsaydı bir hinlik arar, komple teori üretebilirdim. Şimdilik sadece işkillendim. Müsaadenizle devam ediyorum.

    Kendisini tanımam etmem. (Tanımak da istemem açıkçası) İsmini gugıllatınca görsellerde sırıtık bir dizi resimleri olan, sokak tabiriyle söylersek: hafif çakal-sinsirella bakışlı, apaçiden hallice (Amerikan yerlilerini tenzih ederim), saçları ve teni röfleli ama özünde kavruk (teni esmer, ruhu sarışın) bir genç görüyorum. Bu genç son derece mutlu. Neden mutlu olmasın ki? “Ne kerizler varmış arkadaş!” diye düşünüyor... Bu sırıtışların başka izahı olamaz. Bazı esnafların yüzünde görürsünüz bu sırıtışı. Herhalde kendisi de inanamıyordur içinde bulunduğu duruma: Yaş 24: Meslek:Yazar...

    Elbette yazar olmanın sadece yaşla ilgisi yok (bkz. şadece seyma); Rimbaud şiiri bıraktığında 22 yaşındaydı. Orson Welles, Yurttaş Kane’i çektiğinde 25 yaşındaydı. Sultan II. Mehmed Han İstanbul’u fethettiğinde... Yani anlayacağınız insan genç yaşında büyük işler başarabiliyor. Fakaaaaaaaat, bu yzrmsı genco biraz... nasıl derler, bana Ozan Güven’in kendisini takip edip abuk sorular soran kameramana “kaç yaşındasın sen?!?!” diye atarlandığı sakil duran gizli özneyi çağrıştırıyor.

    Kaç kitap okudun? Eğitim için illa okula gitmek şart değil, ama kitap okumayan biri kitap yazamaz. Yazmak, düşünmek ve dil ile eş-güdümlü bir faaliyet ne de olsa. Nereleri gezdin? Neler yaşadın? Neler deneyimledin? Okuma yazma bilen herkes günlük tutabilir. Anne Frank gibi sıradışı bir hayatınız varsa, çocuk yaşta yazılan o günlük kitaba da dönüşebilir. Senin hayatında deneyimlediğin, sıradışı, sıradışı olmasa da bir çok insandan farklı olduğunu düşündüğün bir deneyimin var mı? Bir konuda bilgin, sonra fikrin var mı? Ya da cancanlı bir hayalgücün? İnanın, bunlar öylesine sorduğum retorik sorular. Ve eminim, sizler de merak etmiyorsunuzdur.

    Misal, Teoman, “Kadınlar ve Seks” diye bir kitap yazsa, hatta adını sadece “Kadınlar” koysa, Teoman dinlemeyen, sevmeyen, hatta onu tanımayan etmeyen, ama kadınları seven, ya da seksi seven, ya da Teoman’ın memleketimizde bir rock yıldızı olmasından mütevellit manitasal durumlardan ötürü meraklı bir okuyucu kitabı satın alabilir (seksli düşünüyorum). Ve o kitap bence okunmayı hak eder. Yadırgatmaz. Aynı Teoman, “Baba Olmak” diye bir kitap yazsa, bence insanlar bunu da yadırgamazlar. Ki, kitapçı vitrinlerinde gördüğüm kadarıyla, Nitekim Teoman bir kitap yazdı ve otobiyografik içerikli olduğu söylenen kitabının adı bile (daha) mütevazı. Peki sizce bu esnaf genco, bu genç yaşında hayatı, aşkı ve ilişkileri nasıl sindirmiş ve kitap yazacak seviyeye gelmiş olabilir?

    Kitabın kapağındaki başlığın altında bir kadın resmini profilden görüyoruz. Üstünde kitabın başlığı olan “Sen On Yedi Yaşımsın” yazıyor. Yzrmsı genco burada kendisine mi sesleniyor, yoksa karşı cinse mi? Yoksa ters köşe yapıp içindeki genç kıza mı sesleniyor? Kelebekler ile de Çin Mitolojisi’nde ölüme ve sonsuzluğa ince bir gönderme mi yapılıyor? Belki de, kelebek gibi uçar, arı gibi... Neyse, bunları geçelim.

    Bir de neden 17? Nedir bu 17 takıntısı? Daha on yediiii on yediiiii... Bak yine Teoman çağrıştı.

    Biraz pazarlama zekası olsa, adını “15 Yaşımsın” koyardı esnaf kardeş. Baktı tutuyor, devamını yazardı, “16 Yaşındasın”, sonra “17 Yaşımdasın”... Kafalar iyice karıştı, benim yaşım mı, senin yaşın mı? Bunun üstüne bir “18 Yaşımdansın” daha da kafa karıştırabilirdi. Peryodik yazsa Muazzez Ersoy’un Nostalji serisi gibi olurdu. Ama onu da düşünememiş. Doğrudan 17 yaştan başlamış. Yani ergenlikten. Ergenlik demek: “değişim, isyan, sivilce, çirkinlik, mastürbasyon, kimse beni anlamıyor!” dönemi demek. Genelde, her insanda olmasa bile, bir çoğunda böyle vuku bulan bir dönem. Pek şeker, pek romantik bir dönem olduğu söylenemez. Birçoğumuzun unutmak istediği bir dönem.

    Ama esnaf genco farklı taktikler düşünmüş. Gugıl görselleri karşıma, pembişli eflatunlu tatlış kapaklı kitaplar çıkarıyor. İçinde “sevgiii.... kalp....” kelimeleri geçen kitaplar.

    Ve yayınevi, bu kitabı binlerce basmış. Herhalde alan olmuş ki basılmaya devam etmiş. Beni şaşırtan da, günümüzün bilgiye, tinder’a, ilişkilere, vesaireye ulaşması bir tıka bakan Z kuşağı gençliğinin bu kitapları bu kadar bağrına basması... Sizin ihtiyacınız var mı böyle martavallara? Kaçın kurasısınız siz? Madem 17’ye takıldık, İpek Ongun’un “Yaş Onyedi” kitabını da mı duymadınız? Yoksa bir kaç bin arkadaş toplanıp aranızda sosyal bir deney mi yapıyorsunuz?

    İnternet ve steril avm’ler yerine, çarşıda pazarda daha çok vakit geçirseler, hinlik yapmaya çalışan esnafı şıp diye tanırlardı. Bazı kütükler de laforizmalarını hedef kitlelerine sms’le gönderirdi. Ve Türkiye çöl olmazdı... diyerek bu bahsi burada kapatıyorum.
  • 488 syf.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna'da toprak sahibi orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi Gogol'ü, kendisinden önce aile iki ölüm doğum yasadigindan dolayi ailesi, onun üzerine çok düşerek buyuttuler. Her ne kadar kendisinden sonra erkek kardeşi ve kız kardeşleri dünyaya gelse de evin prensi özelliği devam etti.

    Evin prensi, 1819'da Poltava Bölge Okulu'na gönderildi. Yatılı olan bu okulda, oldukça zorlanan Gogol, bu esnada erkek kardeşi Ivan'i kaybetti. 1821'de bu sefer de Nejin Lisesi'nde yatılı olarak öğrenimine devam etmeye başlayan Gogol, okulda hem içine kapanık, gizemli hem de oldukça dağınık bir izlenim biraktigindan dolayı arkadaşlarının fazlaca alayina maruz kalmış ve kendisine 'esrarli cüce' lakabı takılmış. Lakin Gogol, her ne kadar kendisinden bahsetmeyi sevmeyen içe dönük bir yapısı olsa da, arkadaşlarının alaylarina zekice cevaplar(alaya almalar) ve onların oldukça komik taklitlerini yaparak karşılık vermekten geri kalmiyordu. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerinin ilk örneklerini de vermiş oluyordu böylelikle. Başkasının taklidini yaparken veya kurguladigi tiplere burunurken Gogol, bambaşka biri oluyor ve adeta kendini buluyordu ya da kendinden uzaklasiyordu. Nitekim bu uzaklasmayi, çevresine kendisi hakkında söylemekten haz duyduğu yalanlariyla da kat be kat artırıyordu. Bu yalan söyleme ve buna ek olarak kalemi eline aldığında anlatılarini abartma huyu, ömrü boyunca devam edecektir.

    İlk edebiyat denemesini bu lisede yapan Gogol, edebi kariyerinde ilk sansure ve tepkiye yine burada maruz kalacak; hakkında idari soruşturma açılacaktı. 1825'te babasını kaybeden Gogol, intiharı bile düşünecek ancak Tanrıya derin bağlılığı ve annesine olan sonsuz sevgisi buna mani olacaktı. Bununla birlikte Gogol, bu sefer de aile reisi rolüne burunerek abartılı öğütlerle dolu mektuplar kaleme alacaktır annesine.

    1828'de hiç faydasını gormedigini ifade ettiği ve zorlukla okuyarak bitirdiği liseden ayrıldı ve aile mülkü Vasilyevka'ya döndü lakin Gogol'e buralar dar gelir ve soluğu başkent Petersburg'da alır. İlk başta ressam olmak isteyen Gogol bu isteğinden çabuk vazgeçer ve memur olmaya çalışır. Öte yandan da lisede başladığı edebiyata da ilgisi devam eder. İlk eseri ve daha sonra yakacagi ilk eseri de olan Hans Kuchelgarten'ini kaleme alır, ardından da kendi parasıyla bastirir. Bu esnada İçişleri Bakanlığında memur olur, ardından da adalet Bakanlığına geçer; is kariyerinin bundan sonraki adiminda enstitude tarih öğretmenliği yapar; bu kariyerini de Petersburg tarih kürsüsü Asistanlığıyla noktalar. Bu memurluk hayatını oldukça sıkıcı ve memurları da robotlasmis bulan Gogol'ün memurluk hayatından göreceği tek fayda, belki de ileride eserlerinde yer vereceği karakterleri ve konuları bizzat gozlemleme şansı bulması olacaktı.

    Gogol, liseden beri hayranlık duyduğu ve bu uğurda öğretmenlerinden fırça yediği Rus edebiyatının en büyük isimlerinden Puşkin'le 1831'de tanışma fırsatı bulur. Bundan sonra da Puşkin'le sık sık görüşür ve Puşkin onun için yolunu ve ufkunu aydınlatan bir rehber olacaktır. Nitekim en önemli iki eseri olan Ölü Canlar ve Müfettiş eserlerinin konularını kendisinde bizzat Puşkin verecektir. Keza öyküleri, Puşkin'in yayımladığı Sovremnik dergisinde yayınlanacak ve çalışmaları her zaman Puşkin'den övgü alacaktır. Tabi arada Puşkin'in dostça uyarılarına da maruz kalacaktır. Bununla birlikte Müfettiş'in ilk sahnelenmesinin önündeki engel de Çar ile yakınlığı olan Puşkin'in eşinin girişimi ile aşılacaktir. İlk gösterime Çar da katılacaktır. Bu gösterimde özellikle memur kesimi oldukça rahatsızlık duyacak; çünkü eserde merkezden denetleme için gelecek Müfettiş'in beklendiği küçük bir muhitte, oradan rastgele geçmekte olan Hlestakov adındaki kişinin kendisini müfettiş olarak tanıtmasinin ardından, bu kişinin yalanları ile özelikle muhitin memur sınıfı alaya alınıyor ve hicvediliyordur. Buz tutan tiyatroyu Çar'in kahkahalarindan sonra memurların da zoraki gulumsemeleri ile isitacaktir.

    Müfettiş oldukça begenilmis, özellikle ülkede değişim yanlısı (Belinsky) taraflardan yoğun övgüler alacaktır. Buna karşın gerici kesim tarafından ise yogun tepki alacaktır. Doğası itibarıyle yergilere ovgulerden daha sıcak olan Gogol ise daha çok anlasilamamaktan yani yanlış anlasilmaktan rahatsız olacak; dogasindaki yer değiştirme tutkusu da buna eklenince soluğu yurt dışında alacaktır. Ancak yurt dışındayken de övgü mektupları kendisini rahat bırakmayacak ve bundan bunalan Gogol, kendisine artık bu eserden bahsedilmemesini keza kendisinin bu eseri tamamen aklından sildigini söyleyecektir.

    Hayatının yaklaşık 18 yılını yurt dışında geçiren Gogol'ün ruhuna en yakın bulduğu şehir ise Roma olacaktır. Dindar hatta biraz sofu, politikadan ve değişimden hazzetmeyen, gelenekten taraf bir kişilikteki Gogol, Paris'i değişim rüzgârına kapılmis ve herkesin politikadan bahsettiği huzurun olmadığı bir şehir olarak görecek ve buradan hiç hazzetmeyecektir. Ancak sık sık da buraya ugrayacaktir. Almanya'yı da herhalde her Rus gibi sevmeyecek; Roma'yı ise tarihini korumuş ve bu tarihle bütünleşmiş durağan, geleneksel ve ruhani bir şehir olarak gördüğü için sık sık ovecektir. Hatta burada yaşarken Katolikliğe de ilgi duymaya başlayacaktır. Bunda yanında sık sık kaldığı dindar bir kadının da katkısı olmuştur. Gogol, Roma dışında edilen duaların, Roma'da edilen dualara kıyasla sönük kalacağını düşünecektir. Ayrıca ülkesinde de Petersburg'u bir türlü sevemeyecektir. Çünkü burayı memur kenti ve soğuk bulacaktır. Nitekim Rusya'nın yüzünü, yaptığı köklü yeniliklerle Batiya çeviren Çar 1. Petro'nun, bu yeniliklerinin simgesi ve yeni başkenti olarak Batı örnek alınarak inşa edilen Petersburg'u, Gogol'ün sevmesi oldukça sürpriz olurdu. Gogol, eski başkent ve geleneksel Rusya'yı yaşayan ve temsil eden Moskova'yi kendisine yakın buluyor ve seviyordu. Gogol'ün görmeyi arzuladığı başlıca şehir ise Kudüs yani kutsal topraklardi. Neden burayı görmek istediği aşikar olsa da bu konu hakkında bir iki kelam edelim: Gogol kucuklukten beri sesler duyduğunu ara ara dile getirmiştir. Sonraki zamanlarında ise eserlerini yazarken Tanrıdan ilham aldığını hatta bunları yazmak için kendisini tanrının görevlendirdigini ve hayatındaki her engelin ve eylemin de Tanrının bu kutsal görevi için karşısına çıkardığı birer yol, işaret olduğunu düşünüyordu. Bunda, kendisine henüz ufakken cennet ve özellikle cehennem azabı içerikli dini hikayeler anlatan annesinin etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Nitekim Gogol'ün de bu yöndeki sözleri düşüncemi destekliyor. Haliyle Gogol, yurttaşlarıni doğru yola iletecegini düşündüğü en büyük eseri Ölü Canlar'i Tanrısal bir vazife olarak görüyor ve görevini bitirdiğinde Tanrıya yani Kudüs'e şükran ve minnetini sunmak için gururla gitmeyi planliyordu. Planladığı şekilde mi olmuş, bunu öğrenmeden evvel başka birtakım noktalara deginelim.

    Gogol, aşık olduğu Roma'da başyapıtı Ölü Canlar'in ilk cildini 1841'de tamamlar. Eser Moskova'da sansurden geçemez, şansını yüksek düzeydeki insanları araya sokarak Petersburg'da deneyip bunda başarılı olan Gogol, eserini 1842'de yayinlamayi ve satışa sunmayı başarır. Gogol, bu eserinden beklenilen yüklü miktarda bir para kazanamaz. Bunda yayın işini yapan kişinin bu işlerdeki acemiliginin de etkisi olsa da aslan payını, Gogol'ün arkadaşlarına olan yüklü miktardaki borcu alır. Az önce degindigim gibi on sekiz yılını yurt dışında geçiren ve sık sık seyahat eden ve girdiği memuriyetlerde de tutunamayan Gogol hep parasız kalmasına karşın bu yüklü harcama isteyen işleri nasil yapmıştır sorusu akla takılır doğal olarak. Sorunun cevabı ise Gogol'ün 'arsızlığı' diyebiliriz. Çünkü Gogol, eserlerini yazmak için seyahat etmesini ve özellikle yurtdışında olmasi gerektiğini düşünür ve buna da arkadaşlarını inandirirdi. Onlara abartılı ve görkemli mektuplar yazar ve her defasında da onlardan para desteği almasını bilirdi. Çar'dan bile bu şekilde para almıştır. Arkadaşları ve Çar ise onun gibi yetenekli ve önemli bir yazarın heba olmasını istemediklerinden ve ona saygı duydukları için sürekli destek olurlardi. Gogol, Moskova'ya gider A.. arkadaşında, Petersburg'a gider B... arkadaşında, Roma'ya gider Bayan S..'de, Frankfurt'a gider Bay T..'de konuk olur dururdu sürekli. Hatta arkadaşları, Gogol'ün haber bile vermeden elinde bir iki paket makarna ile sık sık evlerine geldiğini ve doğruca mutfağa geçip yemek yapıp çay beklediğini söylüyorlar. Gogol mektuplarında, sanki kendisini agirlamalari onların vazifeleri -hatta en önemli vazifeleri- olduğunu onlara açıkça hissettirirdi. Tabi arada arkadaşları da kendisine sitem ederlerdi ve Gogol de Ölü Canlar romanının gelirinin büyük kısmını bu yüzden arkadaşlarına vermek zorunda kalmıştır.

    Gogol'ün bu arsızlığınin arkasında ise giderek daha çok kendini bir peygamber olarak konumlandirmasi yatiyordu. İlk olarak babasının kaybiyla ailesine öğütler içeren mektuplar yazmaya başlamış ve bu hali, giderek Tanrıya olan sonsuz ve derin bağlılığının yogunlasmasiyla, kendisini Tanrısal vazifede bir peygamber olarak görmek ile sonuclanmistir. Ayrıca Gogol'ün gerçek manada arkadaşı yoktu. Çünkü aynı sebeple; Gogol bir peygamberdi ve peygamber herkesten üst bir ruh halinde ve konumdadir; onları ogutleriyle kurtarmak için görevlidir. Onun aşk olsun dostluk olsun bu tarz insani (dünyevi) ilişki ve zevklerle işi olamazdı. Nitekim Gogol, hiç evlenmemis hatta herhangi bir kadınla da ilişkisi olmamıştı, hayatı boyunca kadınlara uzak olmuş, sadece tahayyulunde utopik kadın imgesine sahip olmuştur. Ayrıca Gogol, insanları sadece kendisine faydali oldukları için severdi. Buna istisna teşkil eden üç isim vardı -annesi hariç tabi- : rehberi ve ışığı Puşkin, ressam İvan ve ölümüne şahit olduğu Yosip. Bunun dışında Gogol için insanlar kendisine hizmet veya yardım etmekle vazifeli birer kişilerdi. Böyle gördüğü arkadaşlarıyla ve hatta genel olarak hayatı için kırılma noktasıni "Arkadaşlarımla Yazismalarimdan Seçme Parcalar"(kısaca Seçme parçalar)'i kaleme alıp ve yayinlamasi teşkil eder diyebiliriz.

    Gogol, aslında Ölü Canlar'in ikinci cildi için çalışıyordu ama bir türlü bu cilt istediği gibi olmuyordu. Bunun sonucunda önce 1843'te sonra da 1845'te Ölü Canlar'in ikinci cildinin yeni versiyonlarını yaktı. Sonra da Seçme Parcalar'i kaleme almakla kendisini vazifeli gördü. Bu eserinde arkadaşları hakkında, din, kilise, memurlar, valiler, kadınlar, köylüler, hiyerarşik düzen ve kölelik gibi birçok konuda samimiyetle ve peygambervari şekilde fikirlerini yazdı. Ancak bu eser her kesimden yogun tepki aldı. Özelikle de yenilikçi liberal kesimden ve bu kesimin öncüsü Belinsky'den... Belinsky çok ağır bir mektup yazdi; öyle ki Gogol bunu okurken fenalasti. Bu mektupta Gogol'ü gerici, softa olarak niteler; çareyi mistisizmde ve bu zamana kadar yüzlerce yıldır Rusya'nın uyguladığı dua ve kilisede bulduğu için halkın onun asla affetmeyecegini ifade eder. Aslında Ölü Canlar ve Müfettiş eserleriyle Belinsky'nin ovgulerini almisken bu yoğun tepkinin nedeni neydi? Nedeni kısaca; Gogol'ün hiyerarsiden taraf olan tutucu tutumuydu. Gogol, Rus halkına, herkesin doğduğu konumda kalmasını ve daha fazlasını istememesini istiyordu. Nitekim bu meşru bir istek ve mümkün olsaydı Tanrı zaten o şekilde yaratirdi her şeyi. Ancak bulundukları konumda en iyi şekilde vazifelerini ifa ederek ve İsa'ya ve Çar'a derin baglilikla Rusya'yi olduğundan daha ileriye tasiyabileceklerini ifade eder. Hatta köylülerin okumamasi gerektiğini, okuyup da Batının yıkıcı eserlerine kapilmamalari gerektiğini yazmıştır. Hatta hayatı boyunca çok çektiği sansür kurumunu bile savunur. İşin garip tarafı gerici kesim bile tepki verir Gogol'e. Heralde onu samimi bulmamislardir ve belki de biraz da kibirli bulmuş olabilirler. Çünkü Gogol, eserlerinin yayımı için ve işlerinin yürümesi için her kesime yaklaşan birisiydi.

    Açıkçası hiciv ustası Gogol'ün bu şekilde fikirleri olduğuna çok şaşırdım. Ancak ona duyduğum yakınlık zedelenmedi. Çünkü Gogol'de kötü bir şey yapsa da bunu saf ve cok iyi niyetle yapan biri portresi hakim. Kucuklugunden beri kendini arayan ancak bunu yaparken kendini hiç açmayan, maskeler takan, kimseye yakınlık duymayan ancak ve ancak yarattığı karakterleri ve sahnede canlandırdığı tiplerle kendisinden izler serperek kendisini mutlu hisseden birisi gibidir. Yalnızlığı hiç sevmez ama hep de yalnizdir aslında. Yalnızlıktan kaçmaya çalışan ancak bunun için kendi ördüğü duvarları yıkmaya yıkmaya cesareti de olmayan ve bundan dolayı -gecici- kurtuluşu yerdegistirmede -seyahat- bulan; topluluk içinde silik, tutuk ve soğuk, lokal ortamlarda açılan, bencil, faydaci, mukemmeliyetci, iyi bir gözlemci, hayalci ve bir o kadar gerçekçi, sofu, sevimli, garip yüzlü -burunlu-, zeki, içine kapanık, şakacı, iyi oyuncu ... yani zitliklari içinde barındıran 'esrarli cuce'....

    Gogol, yine kurtuluşu seyahatte bulacaktır. Adres: Kudüs'tur. Yani, başta şükran ve minnet için gururla gideceği Kudüs, ancak planlar değişmiş, Ölü canlar bitmemiş yani gidişin nedeni, ilham aramak ve ruhunu bulmaktır. Ancak Kudüs onu etkilemez. Tanrı, topraklarını terk etmiş gibi gelir Gogol'e ve Tanrı belki de anayurdu Rusya'dadir diye düşünür. Bir süre Kudüs'te kaldıktan sonra Rusya'ya döner. Bir süre de Rusya içinde seyahat eder. Sık sık yer değiştirir ve Moskova'da Kont Tolstoy'un ruhi yardımcısı -koçu- papaz Matvey ile tanışır (malesef). Bu papaz oldukça sofu ve bagnazdir, ateşli vaazlar verir. Papaz ona yazarlığı bırakmasıni, ruhunu kurtarmasini; bunun içinde oruç tutmasını ve ruhunu tamamen perhize sokmasını telkin eder. Gogol de malesef onu dinler ve tuttuğu oruclar onun sağlığını oldukça bozar. Arkadaşları onu zor tanirlar.

    4 Şubat'ta papazi son kez ziyaret eder.
    11 Şubat'ta Ölü Canlar'in ikinci cildinin üçüncü versiyonunu yakar!
    Doktorlar da hem bedenen hem de ruhen çökmüş yazarı yanlış tedavi ederler. Gogol, Delinin Ani Defteri'ndeki karakterin son hallerini yaşar adeta!
    Ve 21 Şubat 1852'de hayatını kaybeder.
    Moskova'ya gömülür.

    Gogol'den geriye eski bir redingot ve üç beş bunun gibi giysi kalır. Ve tabiki eserleri! Puşkin'le birlikte Rus edebiyatının yolunu açmis ve o yoluna ışık tutmus; bu sayede artlarindan gelen tüm Rus yazarlarını etkileyen büyük bir usta ve öncü olmuştur.

    Klişe olmuş tabirle, Rus edebiyatı onun "Palto"sundan ve Puşkin'in satirlarindan çıkmıştır.


    Keyifli okumalar..



    Notlar:

    1) Palto hikayesinin orijini:

    #55426487

    Ayrıca Gogol, Petersburg'taki ilk yıllarında çok yoksulluk çekmiş ve paltosuz kalmıştır. Bir arkadaşı kendisine palto hediye etmiştir.


    2) Belinsky'nin mektubu:

    #55438332


    3) Gogol'ün Dostoyevski değerlendirmesi (Insanciklar romanı özelinde):

    #55434117


    4) Gogol'ün burun takıntısı ve Roma aşkı:

    #55321753


    5) Gogol'ün ölümünün ardından Turgenyev'in sozleri:

    #55477530


    6) Palto, Burun ve Delinin Anı Defteri öykülerine yaptığım inceleme yazısi:

    #55085862

    7) Müfettiş eseri hakkındaki inceleme yazım:

    #55548162