• Mutlu mu? Pek çok ölçüye göre, evet; mutlu olduğuna inanıyor. Bununla birlikte Oidipus'un son korosunu unutmamış:
    İnsan ancak ölünce mutlu sayılır.
  • ...
    Bir sayı daha düşüyor sıfırlanmış ömrüme.
    Bir yıl daha büyüyorum kendime…
    Uçurumlara sürgün ediyorum düşsel kırıklarımı.
    Varlığımın üstünden bir yıl daha geçiriyor zaman.
    Yokluğuma bir adım daha yaklaşıyorum.
    Kendimden kilometrelerce uzağım,
    Kendime tam zıt yönde yabancı…
    Acı bir mutsuzluğun ortasından ellerim.
    Kurtaramıyorum…
    Ki kurtarmaya kalksam tüm acı mutsuzluklarda bulunur parmak izlerim!

    Yeni düşler büyütüyorum; düşlerimi katledenlere inat…
    Masallarda büyüttüğüm düşlerime, küçük gelenlere inat.
    Şimdi tüm masallardan kaçıyorum, aslımı oynamak için...
    Mutlu sonla bitmeyecek hikâyemi, masalsı düşlerden gerçeğin içine hapsediyorum.
    Yine varlığım büyüdükçe, yokluğumun sığınağına ilerliyorum…

    Yeni bir gün doğuyor penceremden içeriye.
    Bense, hep beklenenlerin gelmeyeceği öğretisi ile acı damlatıyorum içime.
    Önceme ve sonrama ağıtlar yakıyorum harf diliyle…
    Yalnızlığımın çözülmesi zor denklemleri içinde boğuluyorum.
    Hayatımda, hep çok şey sandığım insanların “hiçbir şey” oluşunun yükünü taşıyorum.

    Yine doğuyorum…
    Ve yine sen olmuyorsun…
    Büyük düşlerime küçük geldin “anne”.
    Büyük düşlerimin altında ezildin…

    Baştan aşağı ölüme boyanmış bir doğumun failiyim.
    Doğdum mu öldüm mü anlayamadım.
    Sade bir susuş kadarım şimdi.
    Solmuş bir güz yaprağı kadar bitkin…

    “İyi ki doğdun”lara sığınmıyorum.
    İyi ki’sini keşfedemedim henüz ömrün…
    Bir yıl daha büyüyorum.
    Bir yıl daha küçülüyor içimdeki neşe.
    Bir yıl daha satır arasına sıkıştırıyorum hayallerimi.
    Binlerce salisenin üstünden geçiyorum.
    Gidiyor giden, göz yumuyorum.
    Zincire bağlı özgürlüklerin yamacındayım.
    Bir ayağım kaysa düşeceğim, mahkûm cesetler üstüne.
    Tutan olmayacak bedenimi.
    Yine doğduğum gün, öldüm bileceğim.
    Yanlış hayatlardan doğru bir son yazacağım günlüğüme.
    Günümü pembe düşlerle boyayacağım.
    Kara kâbuslar üstümden geçecek biliyorum.
    Kara mürekkepler yüzüme sıçrayacak, tüm mutlulukları kara görmem için.

    Kurtarın asimile olacak dünyamı!
    Yine yabancı dünyaların içinde bulunuyor yerim.
    Yine yalnızım, yine…
    Tanıdık bir ses değil, geçmişim.
    Rüyalarımda bile yer bulmayan, bana uzak yüzler...
    “Anne” sen bile tanımadığımsın;
    Yüzün sisler içinde kalıp, kayıpları oynuyor benim sahnemde.
    Sana düşen bir söz yok, susman için girdin dünyama,
    Terk etmek için çaldın kapımı.
    Yabancımsın…
    En tanıdığım olman gerekirken; en tanımadığımsın…
    Bugün doğum günüm “anne”.
    Söylesene aklının bir yerlerinde var mıyım?
    Hayatına almadığın yabancı bir yüzü hatırlar mısın?
    Koyu bir unutkanlığın ellerini tutuyorum,
    Seni unutmanın eşiğindeyim.
    Bir yıl daha geçiriyor zaman üstümden ve bir kez daha düşüyorsun gözümden…
    Bir yıl daha d/üşüyorum yapayalnız…
    Bir kez daha doğduğumun ölüm yamaçlarında farkına varıyorum.

    Bu gün doğmuşum meğer diyorum…
    Bu gün doğmuşum meğer…
    Nice yıllara hüznüm…
    Bende olduğun müddetçe usanmadan büyüteceğim seni…
  • Hikaye anlatma sırası kendisine gelince, Galip, yıllar önce, bir başka köşe yazarından dinlediğini söyleyerek yaşlı ve yalnız bir gazetecinin aşk hikâyesini anlatmaya başladı. Bütün hayatını Babıâli gazetelerine, dergilere çeviriler yaparak, en son filmler ve oyunlar üzerine yazılar yazarak geçirmişmiş bu adam. Kadınlardan çok, kadınların elbiselerine ve takılarına ilgi duyduğu için hiç evlenmemiş* Beyoğlu'nun bir arka sokağındaki iki odalı küçük dairesinde, kendinden de yaşlı ve yalnız gözüken tekir kedisiyle birlikte yapayalnız yaşarmış. Olaysız geçen hayatında tek sarsıntı, Marcel Proust'un geçmiş zamanın peşine düştüğü o okumakla bitmeyecek kitabını ömrünün sonuna doğru okumaya başlamasıymış.
    Yaşlı gazeteci, kitabı o kadar çok sevmiş ki, bir süre önüne gelen herkese ondan sözetmiş, ama değil kendisi gibi ne emekler vererek o ciltleri Fransızca okuyup sevecek birini bulmak, heyecanını bile paylaşacak kimseye bile rastlayamamış. Bunun üzerine içine kapanmış ve kimbilir kaç kere okuduğu ciltlerdeki hikâyeleri, sahneleri bir bir kendine anlatmaya başlamış. Gün boyunca ne zaman bir sıkıntıyla karşılaşsa, duygusuz, incelikten yoksun, hırslı ve böylelerinin hep olduğu gibi 'kültürsüz' kişilerin kabalıklarına ve acımasızlıklarına ne zaman katlanmak zorunda kalsa, "Zaten, şimdi burada değilim ben!" diye düşünüyormuş. "Şimdi ben, evimde, yatak odamdayım ve içerdeki odada uyuyan ya da uyanmakta olan Albertine'imin ne yaptığını düşlüyorum ya da uyandıktan sonra Albertine'in evin içinde gezinirken çıkardığı o yumuşak, o tatlı ayak seslerini dinliyorum keyifle, sevinçle!" Sokaklarda, mutsuzlukla yürürken, tıpkı Proust'un romanındaki anlatıcının yaptığı gibi, evinde kendisini bekleyen genç ve güzel bir kadın olduğunu, bir zamanlar tanışmayı bile mutluluk sayacağı Albertine adlı bu kadının kendisini beklediğini ve beklerken de Albertine'in neler yaptığını hayâl ediyormuş. Sobası bir türlü iyi yanmayan iki odalı kendi evine döndüğündeyse, ihtiyar gazeteci, Albertine'in Pro-ust'u terkettiği öteki ciltteki sayfalan kederle hatırlar, boş evin hüznünü içinde hisseder, bir zamanlar burada Albertine ile gülüşerek konuştukları şeyleri, onun kendisini ancak zili çaldıktan sonra zıyaret etmesini, sabah kahvaltılarını, kendi bitip tükenmeyen kıskançlık nöbetlerini, birlikte çıkacakları Venedik yolculuğunun hayâllerini tek tek, sanki kendisi hem Proust hem de kapatması Albertine imiş gibi, gözlerinden hüzün ve mutluluk yaşları akana kadar hatırlarmış.
    Tekir kedisiyle evinde geçirdiği pazar sabahları, kaba saba hikâyeler yayımlayan gazeteye öfkelendiğinde, meraklı komşuların, anlayışsız uzak akrabalarm ve sivri dilli terbiyesiz çocukların söyledikleri o alaycı sözleri hatırladığında, kendi eski çekmecesinin gözünde bir yüzük bulmuş gibi yapar, bunun hizmetçisi Françoise'ın gül ağacından masanın çekmecesinde bulduğu ve Albertine'in unuttuğu yüzük olduğunu düşünür, sonra hayâli hizmetçiye dönerek: "Hayır, Françoise," dermiş tekir kedinin işitebileceği kadar yüksek sesle konuşarak, "Albertine bunu unutmadı, yüzüğü ona geri yollamamız da boşuna olur, çünkü nasıl olsa pek yakın zamanda eve dönecek Albertine."
    Kimse Albertine'i tanımadığı, kimse Proust'u bilmediği için bu kadar sefil ve acıklı bizim ülkemiz, diye düşünürdü ihtiyar gazeteci. Bir gün Proust'u ve Albertine'i anlayacak birileri bu ülkede çıktığında, evet belki o zaman sokaklardaki bıyıklı ve yoksul insanlar daha iyi bir hayat yaşamaya başlayacaklar, belki o zaman, ilk kıskançlık anında birbirlerini bıçaklayacaklarına, Proust gibi sevgililerinin hayâlini gözlerinin önünde nasıl canlandırdıkları üzerine hayâllere dalacaklardı. Okumuş yazmış kabul edildikleri için gazetelerde çalıştırılan bütün o yazarlar, çevirmenler de Proust okumadıkları, Albertine'i tanımadıkları ihtiyar gazetecinin Proust'u okuduğunu bilmedikleri, onun Proust ve Albertine'nin bizzat kendisi olduğunu anlamadıkları için bu kadar kötü ve anlayışsızdılar.
    Ama hikâyede şaşılacak yan, yaşlı ve yalnız gazetecinin kendini bir roman kahramanı ya da yazarı sanması değilmiş; çünkü kimsenin okumadığı bir Batı
    eserini aşkla seven her Türk, bir süre sonra, kitabı yalnızca, çok severek okuduğuna değil, onu yazdığına da içtenlikle inanmaya başlarmış. Daha sonra bu
    kişi, çevresindeki insanları, yalnız bu kitabı okumadıkları için değil, kendisinin yazdığı gibi bir kitap yazamadıkları için de küçümsermiş. İşte bu
    yüzden, şaşırtıcı olan şey ihtiyar gazetecinin yıllarca kendini Proust ya da Albertine sanması değil, yıllarca herkesten sakladığı bu sırrım bir gün genç bir
    köşe yazarına açmasıymış.
    Belki de ihtiyar gazeteci, bu genç köşe yazarına çok özel bir sevgi duyduğu için ona açılabilmiş, çünkü Proust ve Albertine'i andıran bir güzellik varmış bu delikanlı köşe yazarında: Badem bıyıklı, sağlam ve klasik yapılı, güzel kalçalı, uzun kirpikli ve Proust ve Albertine gibi de esmer ve kısaca boyluymuş; teninin bir Pakistanlıyı hatırlatan yumuşacık ipeksi derisi pırıl pırıl parlarmış. Ama benzerlik de bu kadarmış işte: Avrupa edebiyatı zevki Paul de Kock ve Pitigrilli'den öte geçmeyen genç ve güzel köşe yazarı, ihtiyar gazetecinin sırlarının ve aşkının hikâyesini dinleyince, önce kahkahalarla gülmüş, sonra da bu ilginç hikâyeyi bir köşe yazısında yazacağını söylemiş.
    Yaptığı hatayı anlayan ihtiyar gazeteci, her şeyi unutması için genç ve güzel meslektaşına yalvarmış, ama hâlâ gülen öteki, oralı olmamış bile. İhtiyar gazeteci evine döndüğünde, bir anda, bütün - dünyasının yıkıldığını anlamış: Boş evinde artık ne Proust'un kıskançlıklarını düşünebiliyormuş, ne de Albertine ile geçirdikleri güzel zamanları, ne de Albertine'nin nereye gittiğini. İstanbul'da yalnızca ve yalnızca kendisinin bildiği, yaşadığı o olağanüstü ve büyülü aşk, hayatının tek gurur kaynağı olan ve kimsenin kirletemediği o yüce aşk, pek yakında yüzbinlerce anlayışsız okura kabaca anlatılacak, yıllardır tapındığı Albertine'in sanki ırzına geçilecekmiş. İhtiyar gazeteci, en son başbakanın hırsızlıklarıyla, en son radyo programlarının kusurlarından başka hiçbir şey okuyamayan budala okurların, daha sonra çöp tenekesinin altına koyacakları ya da üzerinde balık ayıklayacakları kâğıt parçaları üzerinde, Albertine'in adının, o çok sevdiği, ölürcesine kıskandığı, kendisini terkedince mutsuzluktan yıkıldığı ve Balbec'te ilk gördüğü zaman bisiklete binişini hiç mi hiç unutamadığı sevgili Albertine'in güzel adını göreceğini düşündükçe yalnızca ölmek istiyormuş.
    Bu yüzden, son bir cesaret ve kararlılıkla, badem bıyıklı ipek tenli genç köşe yazarına telefon etmiş ve ona bu şifa bulmaz ve özel aşkı, bu insanlık durumunu, çaresiz ve sınırsız kıskançlığını "yalnızca ve yalnızca" kendisinin anlayacağını söyleyerek, Proust'-tan ve Albertine'den hiçbir köşe yazısında, hiçbir zaman sözetmemesini yalvararak istemiş. Bir cesaretle de eklemiş: "Hem siz zaten Marcel Proust'un o eserini okumadınız bile!" "Kimin, hangi eserini?" diye sormuş, "niye?" diye sormuş konuyu ve ihtiyar gazetecinin aşkını çoktan unutmuş olan genç köşe yazarı. İhtiyar, her şeyi gene anlatmış ve genç ve acımasız köşe yazan gene aynı kahkahayla gülüp, evet, evet, işte bu hikâyeyi yazması gerektiğini söylemiş sevinçle. Hatta belki de ihtiyarın konunun yazılmasını istediğini düşündüğü için de.
    Yazmış da. Bir hikâyeye benzeyen o köşe yazısında ihtiyar köşe yazarı şu dinlediğiniz hikâyedeki gibi anlatılıyormuş: Tuhaf bir Batı romanının kahramanına âşık olan ve kendisini hem yazarı hem kahramanı sanan İstanbullu, yalnız ve acıklı bir ihtiyar olarak. Hikâyedeki ihtiyar gazetecinin de, gerçek ihtiyar gazeteci gibi bir tekir kedisi varmış. Köşe yazısındaki ihtiyar gazeteci de, bir köşe yazısında anlatılan hikâyede kendisiyle alay edildiğini görünce sarsılıyormuş. O anlatılan hikâyenin içindeki hikâyede de ihtiyar gazeteci, Proust'un ve Albertine'in adlarının gazetede görünce ölmek istiyormuş. Hikâyenin içindeki hikâyenin içindeki, hikâyenin içindeki yalnız gazeteciler, Proust'lar ve Albertine'ler ihtiyar yazarın hayatının son mutsuz gecelerinin kâbuslarında dipsizlik ve sonsuzluk kuyularından birer birer ortaya çıkmışlar. Geceyarılarında kâbuslarla uyandığında, ihtiyar gazetecinin, kimse bilmediği için hayalleriyle mutlu olabileceği bir aşkı da yokmuş artık. Acımasız köşe yazısının yayımlanmasından üç gün sonra, bir sabah kapısı kırılarak açıldığında, bir türlü yanmayan sobanın borusundan sızan dumanla ihtiyar gazetecinin uykusunda sessizce öldüğü anlaşılmış. Tekir kedisi iki gündür açmış, ama gene de efendisini yemeye cesaret edememiş.
  • 220 syf.
    ·Puan vermedi
    Therese Raquin: Halası ve halasının oğlu Camille ile birlikte yaşayan, her şeye boyun eğen, kedi gibi sessiz ama bir o kadar da sinsi bir kız. Eeee sessiz olandan korkacaksın diye boşuna dememişler.

    Camille: Hastalıklı, zayıf, çelimsiz bir oğlan. Theresenin kuzeni. Vahh zavallım. Senin başına neler getirdiler öyle

    Laurent: Sürekli Therese ve Camille'nin evine gelen bir ressam ve Theresenin biricik aşkı. Bu da ikinci hain. Kimseye güven olmuyor kardeşim.

    Bir de halamız var işte. Şu zavallı yaşlı kadın. (2. Zavallı ) Felçli olmasa kalkıp size iki yumruk yapıştırırdı da neyse.. Bence yumruk atılmıştan daha beter oldu haliniz.. Neyse neyse anlatayım biraz

    Therese ve kuzeni Camille evleniyor. Tabi ki therese buna karşı çıkmıyor, eyvallah diyor halasına. Daha sonraları Laurent sık sık bu eve gelip resimler çizmeye başlıyor ve sonra da Therese ile birbirlerine aşık oluyorlar. Aşklarını çok ustaca bir şekilde saklıyorlar. İki aşığın Camille'nin ölümüne sebep olup evlenmeleri onlara acı ve mutsuz bir hayat veriyor. Hiçbir zaman mutlu olmayacaklarını anlıyorlar. Olay böyle akıyor işte. Ben şimdi anlatmaya kalksam çok uzun sürer ve sürprizi kalmaz. Asıl olay zaten kitabın sonunda. Kitabın son sayfasını heyecanla okudum. Kapağı kapattım şöyle bi düşündüm de gerçekten çok etkilenmiştim okuduğum zaman.

    Bunu okurken aklıma aşkı memnu gelmedi değil :) Konusu çok benzemese de ihanet, suçluluk duygusu, aşk, nefret, ölüm vb konuların iç içe olması bu tanıdık sahneleri aklıma getirdi. Yani o tarz bi kitap olmuş.
    Klasik kitap olmasına rağmen ve olayın o kadar da alışılmışın dışında olmamasına rağmen; oturup hemen bitirmek istiyorsunuz. Dolayısıyla da anlatım okurun kitabı bitirmeden elinden bırakmasına fırsat vermiyor.
    Zaten Zola'nın anlatımının çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Okuyucunun psikolojisini etkileyebiliyor. Şayet ben okurken ürperdiğim yerler de oldu. Betimlemeleri, olay örgüsü ve kurgu, kelime seçimleri...
    Emile Zola'nın en bilindik kitaplarından olmasa da okuması zevkli bir kitap. Tavsiye edilir..
  • 679 syf.
    ·7/10
    Tarihi kurguya olan ilk başlangıcımı nokta atar ve yorumumla aklınıza dıkşın dıkşın ederim.

    Clayton, vahşi ve akıl almaz yakışıklı pislik bir düküş. Whitney ise gönlünde Paul Sevarin denen bencil pislik olmasına aklı havada bir genç kızımız. Whitney'in çılgın ve uçarı davranışlarına dur demek ve kızı kibar bir hanımefendiye dönüştürmek için babası kızını halasına bırakıyor, yani Paris'e. Whitney alttan kibarcık üstten kabarcık derslerini öğrenirken aynı zamanda erkekleri kalplerini çalıp onları ortada bırakmayı da öğreniyor. Ay kimse bana kızmasın, ama kızın yaptığı tam olarak böyle. Söylemezsem içimdeki kibarcık leydi çatır çatır çatlardı, banane.
    Neyse ehe. Aslında böyle desem de kızın bu davranışını içten içe taktir ettiğimi söylemem gerekir. Çünkü kendisinin ne kadar da karşı konulmaz ve zeki bir hanımefendi olduğunu kanıtlıyor.

    Kara maskeli kara bakışlı Clayton ile baloların vahşi gözdesi Whitney'in aşkları bir hayli yorucu, koşturucu ve heyecanlıydı. Bin metrelik koşuya çıkarken bu kadar yorulmam ama bu ikisini okurken epey yoruldum, ehe.

    Kitabı okurken karakterleri azarlamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Şahsen Clayton'u fark etmediği için önce Whitney'e sinirlendim. Çünkü Sevarin, Whitney'e aşık olup kızla flörtleşirken, Clayton sırf Whitney mutlu olsun diye onları uzaktan izlemekle yetinmişti. Bu kısım beni fazla hüzünlendirmişti. Eğer ikilinin aralarında güzel ve doyurucu bir son olmasaydı, Clayton isyana bağlayıp You Belong With Me şarkısını söylerdi sanırım.

    Sonrasında küçük bir yanlış anlaşılma yüzünden Whitney'in masumiyetini çalan Clayton'a kızdım. Ne yani, ortada kara çalan bir dedikodu varsa? Gidip kıza "Bu neyin nesi, bana bir açıkla" diye sormuyorsun? Bak gene sinirlendim düküş bey.

    Yine de bu tarihi kurguyu yarı beğendim yarı beğenmedim.