Madem en iyi ve en yüce şey mutlu yaşamdır, ona erişmek istiyorsak, erdem için çabalamalıyız, o olmadan ne dostluğa ne de arzulanabilir olan herhangi bir şeye kavuşabiliriz.
Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret, mevki, şatafat, unvan, şeref uğruna huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır.
‘Eğer kişi insanların mutluluk, sevgi, sevinç olarak tanımladıkları şeylerin tamamıyla yanlış temeller üzerine inşa edilmiş varsayımlar olduğunu keşfederse yüreğinde derin bir boşluk bulur. Onun için bu büyük boşluğu doldurmanın yegâne çaresi de gerek kendisinin gerekse de başkalarının kaderleri üzerine kumar oynamasıdır.
Enes b. Mâlik’in naklettiğine göre, Resûl-i Ekrem, “Ne mutlu, beni görüp de iman edenlere!” buyurarak bunu bir kere söylemiş, sonra, “Ne mutlu, beni görmeden iman edenlere!” buyurarak bunu da yedi kere tekrarlamıştır. O hâlde hem bu dünyadaki hem de âhiretteki mutluluk, ancak imanla ve bu imana uygun amellerle kazanılabilir. Şüphesiz imanın yeri kalptir. Kalpler, ancak Allah’ı zikrederek huzur bulur. Gönül dünyasında Allah sevgisi yer etmiş bir kimsenin üzerine ilâhî bir huzur iner. Böyle bir kimse, Kur’an’ın ifadesiyle “huzur bulmuş nefis” anlamında “nefs-i mutmainne” mertebesine yükselir. Böyle bir nefis sahibi de hem kendisini hem de Allah’ı razı ederek O’na kul olur ve cennetine girer. Gerçekte bir Müslüman’ın hayattaki en büyük gayesi, “Allah’ım, benim maksadım senin rızanı kazanabilmektir.” şuuruna ermektir.