Küçük yaştayken okumayı bırakıp bu kitapla tekrar okumaya bağlanmıştım. Hayatımda okuduğum 2. En güzel kitap. Birincinin yerini fazla tutamaz çünkü orada İpek Ongun'un yeri ayrı. Bu kitapta Ela'nın az çok bizi düşündürdüğü yerler olmuştur. Hayatta yedinci renkten daha fazlası olabileceğine şahit olduk. Bir sekizinci renk! Peki neden daha fazlası olmasın ki?! Sadece gökkuşağı yüzünden mi sekiz renk olmalı?
Okumaya başladığımda sayfaları merakla çevirmeye başladım. İnanılır bir şekilde kitabı tüm akıcılığıyla iki günde bitirdim. " Akıl almaz bir şeydi bu, aman Allah'ım!" deyivermişim kitabın son sayfasında. Arzu'yu öldürenin Hatice'nin oğlu çıkacağını hiç tahmin etmemiştim. Bende her sayfada Svetlana olabileceğini düşünüyordum. Ama ters köşe oldum ve bu beni oldukça şaşırttı. Peki ya Ahmet Arslan'ın aslında Mehmet Arslan olduğuna ne demeli? Hayret ki kimlik sahteciliği sırasında yakalanmamış. Doğrusunu söylemek gerekirse yaşadığı travmatik ötesi olaylarla hayatta bu kadar kalabilmesi mucize ötesi. Son bölümü gözümü kırpmadan büyük bir merakla okumamı sağlayan yazar gerçekten kaleminde ustalığını tekrar kanıtlamış. Bu zamana kadar neden okumadığımı düşündükçe kendime kızıyorum. Muhteşem ötesi, birebir yaşanan olaylar ve gerçekler...Muazzamdı...
Bütün hayvanlar eşittir ne demek? Yani bir çıtayla bir tavşan mı eşit yoksa eşitlik aynı tür için mi geçerli? Örneğin bir çıta başka bir çıtayla mı eşit? (Koşu hızı vs.) Yok öyle bir dünya, bence hayvanlarda bireysel özellikler nasıl farklılık gösteriyorsa, amirler ve memurlar birbirinden ayrılıyorsa, ülkelerarası adalet ve hukuk farklı işleniyorsa, hayvanlar da birbiriyle eşit olamaz. Eğer türler arasında ya da içinde bulunduğu ortamdaki eşitlikten değil de hayvanların dünyadan yararlanma konusunda eşit olmasından bahsediliyorsa? (Düşündürücü) Gerçekten ne demek acaba "Bütün hayvanlar eşittir."? Etkileyici bir söz olmasıyla birlikte tartışılacak bir konu denilebilir.
Halide Edip Adıvar'ın kaleme aldığı; Anadolu'da, önce çetelerle başlayıp sonra düzenli bir ordu şeklinde devam eden ve Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlandığını anlatan güzel bir roman.
Hazel ve Augustus'un hikayesi. Hazel, kanserin yaşattığı zorluklara rağmen, sevdiği kitabın sonunu merak ettiğinden Amsterdam'a Peter Van Houten'u görmek için gider. Görüşmek istememesi Hazel'i kızdırırken, Augustus, Hazel için P.V.Houten'u onunla konuşması için mail aracılığıyla iletişime geçer. Kitabın son kısmında Hazel'in öleceği fikrine kapılmış olsam da Augustus öldü. İkisinden birinin ölmüş olması da beni üzdü. Keşke kanseri atlatabilselerdi. Açıkçası her kitap mutlu sonla bitecek değildi. Ne kadar kitabın bitmesine üzülsem de severek okuduğum güzel bir kitap olmayı çoktan başardı.