Hafiflik ve öykünmenin bir delikanlıyı en iyi duygularından bile utandırdığı nankör çağdaydım: Tanrı'nın en güzel verilerinin, arı sevinin çocuksu duygulanımların kumlar üstüne saçıldığı; dünyanın esintisine kapılıp gittiği acımasız çağda. Arkadaşlarımın hastalıklı, alaycı kendini beğenmişlikleri sık sık içimdeki gizli, canlı sevecenlikle çatışıyordu. Yürek acılarımla üzüntülerimin kaynağı olan kişinin toplumsal konumunu ve adını yüzüm kızarmadan, alay konusu olmadan açıklayamazdım...
Bu dünyada en zoru da yanlışı savunacak kadar cahil, doğruyu göremeyecek kadar kör, iyiliği inkar edecek kadar nankör insanlarla yaşamak zorunda olmak.
Allah âyet-i kerimede “doğrusu insan (hem kendi nefsine hem de diğer insanlara karşı) çok zalim, (rabbine karşı ise) çok nankördür”413 buyurur. En edepsiz, en terbiyesiz, en nankör insan; rabbine itiraz eden, rabbinin işini, emrini, hükmünü, rahmetini, affını, mağfiretini, ikramını beğenmeyen, kabul edemeyen insandır.
Kendisine devamlı ikramda bulunduğumuz hâlde bize sürekli nankörlük yapan birini sevebilir miyiz? -Tabi ki sevemeyiz. Rabbimizi kendi üzerimizden tanımamız lazım. Biz, bize nankörlük yapanları sevmediğimiz gibi Allah da nankörleri sevmez.414
Nasıl ki insan birinin sevgisini kaybettiğinde beraberin de o kişiyi de kaybediyorsa kul da rabbinin sevgisini kaybettiğinde rabbini kaybetmiş olur. İşte, Allah’ın şirki neden affetmediğini herkes kendi üzerinden bir âyet olarak bu şekilde okuyup rahatlıkla anlayabilir.
102. Ey iman edenler! Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak Müslüman olarak can verin.
Al-i imran suresi
(Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun" diye çevirdiğimiz cümledeki takva kavramı terim olarak "kişinin, kendisini günahkar kılacak şeylerden sakınması veya korunması anlamına gelmektedir. Sahabeden Abdullah b. Mesûd bu ifadeyi, "Allah'a asi olmayıp itaat etmek, nankör olmayıp şükretmek ve O'nu unutmaksızın hep hatırda tutmak" şeklinde açıklamıştır.) (Hakim, Müstedrek, II, 294).