• Popüler kültürde kendine sağlam yer edinmiş sanat eserleri hakkında herkesin elbet bir fikri vardır. Bu eserlerin hepsinin adı bilinir, konusu hakkında da fikir sahibi olunur. Fakat bu konuya gelince işler biraz sarpa sarıyor. Posterleri ile ünlenmiş filmler, kapakları ile ünlenmiş kitaplar hakkında herkesin öznel bir fikri olur. İnsan gördüğünü nasıl anlamlandırırsa o şekilde kalır. Tiffany'de Kahvaltı çoğu insan için bir romantik komedidir. Bunun için çoğu kişi filmi adres gösterir. Zamanın romantik film kraliçesi Audrey Hepburn'ün Holly Golightly rolüne seçilmesi bu konudaki algıları şekillendiren en büyük etken. Elbette bu demek değil ki Hepburn rolün hakkını verememiş, tam tersi hakkıyla oynamıştır. Fakat yazar Truman Capote bu rolü Hepburn'ün oynamasını istememiştir. Onun seçimi Marilyn Monroe'dan yana olmuştur. Hepburn de bu rolün tüm kariyerinin en zorlu rolü olduğunu ifade etmiştir. Nedeninin ise Holly Golightly'nin fazla dışa dönük, kendisinin de fazla içine kapanık karaktere sahip olduğu şeklinde açıklamıştır.

    Dediğim gibi; popüler kültür, herkesin elbette fikir sahibi olduğu materyallerden bahsediyoruz. Peki gerçekte Truman Capote'un bu uzun öyküsü ne ile ilgili? Holly Golightly karakterinin asıl etkileyici yanı, onu dışardan görmemiz. Dikkat çekilmek istenen karakterin bir yandan da kendine has gizemini koruması için seçilmesi gereken en doğru anlatım bu. Öykümüzü ağzından dinlediğimiz karakterimizin Holly'ye olan bakışı ve ona duyduğu hayranlık bizim de bakış açımızı ister istemez değiştiren bir durum. Holly'nin hayatının ayak uydurması zor temposu içinde aslında ne kadar yalnız oldugunu da değişen bakış açımız sayesinde fark edebiliyoruz.

    Aslında fazlasıyla buruk bir öykü olan Tiffany'de Kahvaltı'nın romantik komedi olarak bilinmesi beni bu yüzden rahatsız ediyor. Burada tanık olduğumuz olayların komediyle bir alakası yok. Karakterin aşırılığı denilse yine yanlış, çünkü aşırılık aslında daha derin ruhsal durumları saklamak için kullanılan bir örtü görevi görür çoğu zaman. Doğrusunu isterseniz, bu algıyı kırmak için kitabı şöyle güzelce okumak yeterli.

    Yalnızca komplike iki karakterin çevresinde dönen bir hikaye değil Tiffany'de Kahvaltı. Yazıldığı dönemin savaş psikolojisini de yer yer gayet güzel hissettiren bir eser. Dikkat çekmek istediği olay örgüsünün arka planında süregelen savaş, anlatım sırasında gözümüze yer yer çarpsa da etkisinin karakterler üzerinde ne denli büyük olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.

    Kısa bir öykü niteliği olan bir eserde karakterlerin bu kadar başarılı çizilmesi, atmosferin başarıyla renklendirilmesi eseri güzel kılan yalnızca küçük unsurlar. Tiffany'de Kahvaltı, bilindiğinden çok daha derin bir eser.
  • İnsancıklar Dostoyevsky'nin ilk romanı. Bazı insanlar vardır, gösterir kendini, bilirsiniz bir şeyler olacak. Beklemeniz gerekmez uzun yıllar boyunca. İşte 23 yaşındaki Dostoyevski de böyle İnsancıklar'da. En sona yazacağım şeyi şimdi yazayım bari. O yaşında yazdığı böyle bir roman, nedense bana https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/'u hatırlattı. Yazım tarzı ya da türle ilgisi yok. Belinski'nin zamanında Dostoyevski'de gördüğü büyük yeteneği şu anda bir çok 1K okurunun kendisinde gördüğüne eminim. Umarım kendisi bizim gibi korkaklık edip hayatın akışına kapılmaz da, ileride büyük bir yazarı tanımış oluruz. Kitaba geçebilirim artık, yeterince övdüysem kendisini:)

    Evet, daha önce fransızca kitap çevirileriyle geçinen genç Dostoyevski parasızlıktan çıkış için bu romanı yazıyor. Biz nasıl şu anki yazılarımızda kendisine atıfta bulunuyorsak, o da dönemin usta yazar/şairleri Puşkin, Gogol, Karamzin gibi isimleri romanın içinde sıkça kullanıyor, hatta içeriğe olan etkisinden dolayı postmodern bir çalışma bile diyebiliriz belki modernliğin başlangıcından önce olmasına rağmen bu kitap için. (O kadar anlamıyorum bu işten, kusura bakmayın)

    Bugüne kadar olan incelemelere göz gezdirdiyseniz kitabın, ecnebilerin "epistolary" dediği, bizde ise " Olmasa Mektubun" kategorisine sokabileceğimiz bir türde yazıldığını anlamışsınızdır. Edebiyat dünyasına farklı bir eserle girmek istemiş Dostoyevski . "Yeni bir Gogol doğuyor" nidalarıyla kabul gördüğüne göre başarıya da ulaşmış daha bu ilk kitabında.

    Nasıl ulaşmasın, yeni şeyler var o dönem için kitapta. Sosyal eleştiri var, psikolojik gerçekçilik var, göndermeler var bolca. Kitabın adı İnsancıklar, ya da Yoksul/Zavallı İnsanlar. Ana tema da yoksulluk, öyle ki çıktığında kitaba Rusya'nın ilk toplumsal romanı diyen de var, sosyalizmin öncüsü olarak gören de. Tabi Dostoyevski sadece bu amaçla yazmıyor yan yana oturan iki uzak akrabanın mektuplarından oluşan bu kitabı.

    (Bundan sonraki kısmı Melih Ceylan'ın seslendirmesiyle okuduğunuzu düşünmeniz tavsiye olunur, ben kendisini Paul Auster'in sesli kitaplarında tanıdım, reklama girecek belki ama neyse- örnek: https://www.youtube.com/watch?v=vY1p77s46rY) (Ve bittabi küçük bir SPOILER ibaresi) Olayları karşılıklı binalarda iki sefil oda ya da oda parçasında yaşayan orta yaşını bir hayli geçmiş Makar Devushkin ve kendisinin uzaktan akrabası (kuzen) genç Varvara Dobroselova arasındaki mektuplar anlatmaktadır.

    Makar Alekseyevich Devushkin yoksul bir devlet memurudur, ara sıra çeşitli yazıları temize çekme işleri de yapar. Saf bir adamdır, güvensiz ve yalnızdır. Roman boyunca sevdiği insan için elinden geleni yapar - günümüz insanına biraz garip bir sevgi gibi gelse de- sürekli kendince güzel hediyeler alır Varvara (ya da Barbara)'ya kendi haline bakmadan.

    Varvara Alekseyevna Dobroselova'nın durumu da farklı değildir fazla. Sürekli azalan bir grafik gibidir hayatı. İlk önce babasını, daha sonra platonik sevgilisini en son da annesini kaybetmiştir ve odasında dikiş dikerek hayatını kazanmaya çalışmaktadır. Makar'ın kendisine aldığı hediyeleri, onun da yoksul olması nedeniyle gönülsüzce kabul etse de (istemem yan cebime koy havası aldım bazen), bu yaşlı denebilecek akrabasına karşı sevgisi kitabın sonlarına dek fark edilmektedir. Ta ki...

    Neyse tabi ki her şeyi anlatmayacağım. Aslında benim gibi tembel okurlar için özetlemeyi de düşündüm bu ince kitabı, ama güzel bir şey çıkarmış ortaya Dostoyevski. Gerçekten okumak gerek. Tarih ve mekanı değiştirsek bir de dönemin yazarlarına göndermelerini çıkarıp, bugünküleri eklersek şu an bile bir çok satan kitaplar arasına girebilir. Yoksulluk, açlık, kadın erkek ilişkileri, paranın insanlar üzerindeki etkisi, sınıfsal ayrımlar, kötü edebiyat, iyi edebiyat, bürokrasi, melodram, romantik komedi, ne yazacağımı şaşırdım artık. Baştan sona incelemelere bakıp insanların kitaptan neler aldığını, nasıl bir ruh haline girdiklerini görünce anlıyorsunuz bu çeşitliliği zaten. Bir an bir çocuğun ölümüyle çökerken, başka bir mektupta gülüyorsunuz Makar'ın tepkilerine.

    Tabi en azından Palto 'yu da okursanız iyi olur bu kitabı okumadan önce. Bir ara Varvara'yı kaybedeceğini düşünen Makar'ın bizli konuşmaya başlaması, "Kıymetlimiss" moduna giren Gollum'u hatırlatı bana. Adam herkesi etkilemiş gerçekten diye düşündüm, Tolkien'in benimle aynı şekilde düşünüp düşünmediği hakkında en ufak bir fikrim olmasa da.

    Anna Karenina incelemesinin altında keşke kısa kesseydin diye yorum yapan bir arkadaş vardı. Onun buradan okumaya başlayacağını değerlendirerek kitap hakkında, Kemaletin Tuğcu seven sevmeyen herkesin okuması gereken bir eser deyip incelememi bitirmeyi düşünüyordum ama, bir iki reklam linki daha almaya karar verdim en sona. Anıl'ın Dostoyevski okuma sırası (Tabi ki en başta İnsancıklar:) #27872199 Quidam'ın altında bir çok link bulunan etkinlik iletisi #28130221 ve Dart tahtanıza yerleştirmeniz için bir Nabokov resmi https://i1.wp.com/...Vladimir_Nabokov.jpg en kullanışlı teçhizatınız olacaktır Dostoyevski maceranızda. Sağlıcakla kalın, Dostoyevski ile kalın
  • 'Üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim.'
    |•CemalSÜREYA| (yanlış)
    .
    Üşüyor musun ?
    Kıyamam,
    Ne olur üşüme,
    Donarak geber.
    |•Küçükİskender| (Doğru)
  • Melih Cevdet içkiye düşkünlüğünden söz eder , bir yandan da dayanıksız bir içkici olduğunu söyler. Bu yüzden içkici olmak için çok çalıştım, diye ekler. Sanırım içkili lokantaların keyifli söyleşilerinin yazılarında büyük yer bulması bundandır. Doğrusu bende çok yakıştırırım meyhaneleri, içkiyi şiire ve şaire… Böyle günlerin birinde,Köy Enstitüleri’ni kurma çabasının yoğun günlerinin birinde, Hasan Ali Yücel meyhanede rastlar Orhan Veli ve Melih Cevdet’e. Melih Cevdet hayli zayıflamıştır… Hasan Ali Yücel sorar:
    ‘’ ‘Çok zayıfladın,’dedi bana.
    ‘’Beslenemiyorum’ diyemezdim. Bunu anladı. Gerçek bir incelikle.
    Gülümsemekle yetindim.
    O günlerde Orhan Veli’nin ‘Oktay’a mektuplar’ adlı şiiri yayınlanmıştı. (Oktay Rıfat Paris’te idi); Hasan Ali Yücel o şiirdeki:

    Ve bugünlerde Melih’le ben
    Aynı kızı seviyoruz

    …dizelerini mırıldandı kendi kendine, sonra bize dönerek:
    ‘Sahi mi bu? diye sordu
    Bizim evet dememiz üzerine de:
    ‘Yahu niye birbirinizi öldürmüyorsunuz? Dedi
    Oysa bizim birer sevgilimiz vardı, ortaklık üçüncü bir hanım içindi;ama sadece romantik bir sevda.Bir birimizi öldürmenin gereği yoktu bu yüzden.Rakı içerken sözünü ederdik.’’