"Lütfen Fabrika'dan kaçıp kurtul. Benim payıma, Fabrika'nın kölesine dönüşerek geçecek olan, ölümden farksız bir hayat düştü. Fakat sen hayatta kal. Eğer bir Pohapipinpobopya'lı olarak hayatta kalırsan, sanırım ben de yaşamaya devam edebileceğim."
Annem ve ablam âdeta bir din gibi, "anne" olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu bana anlatıp durdular. Ben aslında beynimin yıkanmasını istiyordum. Ama bir Budist zikir gibi, "Annelik harikadır" diye tekrarlamaları beynimin yıkanmasında hiç fayda etmiyordu, sakil geliyordu. İçimden: Lütfen beynimi daha zekice birnteknikle yıkayın, diye geçirerek annemin ve ablamın, "Anlıyoruz..." laflarını dinliyordum
Bu kadının rahmi ve berideki kayınpederimin erbezleri, birer aygıttı. Onlar genleri tarafından yönetilen canlılar oldukları hâlde, kibirlerinden yanlarına yaklaşılmıyordu. Kibirleri bile, genlerinin kontrolü altındaydı. Dünyalılar insanda acıma uyandıran, şirin canlılardı; bir yanlarıyla komiktiler de
Benim vücudum bana ait değil. Fabrika'nın demirbaşı olarak işlevimi uzun süredir gizli gizli aksatıyorum. Bunun için kınanacağım günün gelip çattığını düşündüm.
Herkes Fabrika'ya inanıyor, Fabrika tarafından yıkanmış beyinleriyle itaat ediyordu. Vücutlarındaki organları Fabrika için kullanıyor, Fabrika için çalışıp didiniyorlardı. Kocam ve ben, "beyninin yıkanmasına tenezzül edilmemiş" şahıslardık. Beyninin yıkanması fırsatını kaçırmış kişilerin tek seçeneği, Fabrika tarafından yok edilmemek için numara yapmayı sürdürmekti.