Ama işin kötüsü, bir hayat hikâyesinden iki roman çıkardım ben. Asıl roman ikincisi; kahramanımın zamanımızdaki, yani şu yazdığımız andaki hayatını anlatıyor. Birinci romandaysa, on üç yıl öncesinin olaylarından söz ediliyor. Hatta bu, tam anlamıyla bir roman değil de, kahramanımın ilk gençliğinin belli bir dönemidir yalnızca. İkinci romandaki pek çok bölümü anlaşılmaz hale getirmemek için birinci romanı gözden çıkarma olanağı olmadı.
Tövbeler tövbesi! Başında Mevlevi külahı ve üstünde etekleri açılmış tennuresi ile sema ediyor, bir kolunu yukarı açmış dönüp duruyordu. Ama hayaletin asıl korkunç tarafı, gövdesi döndüğü halde kafasının sabit kalması, delici bakışlarını bir an olsun zavallı bekçiden ayırmamasıydı. Sema ederken çevreye mavi bir nur yayıyor ve ince dudaklarındaki kıvrıma bakılırsa, belki de adamcağıza ürkütücü bir şekilde gülüyordu. Eli ayağı gevşeyen bekçinin tam üç gün üç gece tir tir titremesinin ve bir hafta boyunca konuşamamasının yegâne nedeni de işte bu hayaletti.
Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?