• Bir neşe gizli
    Özlem...
    Ve bir bayram sabahı
    Zihnimde;
    Şeker yerine sen var isen !
    Ve ben hala
    Söylemek yerine
    Seni yazıyor isem!

    Gör de gel
    Hatun yollarım
    Zehri-i alem olmuş
    Hüznüm şerbet...

    M. Emre KOÇYİĞİT
  • Sana kelimelerden kaleler yaptım. Hendekli, balkonlu, eflatun bayraklı, girişi saklı kocaman kaleler. Bir odasında bıraktım yüreğimi. Merasimsiz, habersiz, tantanasız ve beklentisiz usulca düşürüverdim elimden, olur da bulursan belki sevinirsin diye, öylesine.
    Sana harflerden sarmaşıklar ördüm; geceleri gözlerini kapadığında, uyku ile uyanıklık arası o tekinsiz aralıkta durduğunda, cinlerin meşveret alanında yapayalnız kaldığında koklarsın belki, hatırlarsın diye.
    Sana alfabeden kaftan diktim; azametle giyesin ve hiç üşümeyesin diye, kalın kadifeden, sırma ipliklerle. İşledim üzerine isminin baş harflerini, sessiz ve derinden, kimse bilmeden, sadece Yaradan'ın duyduğu bir yemin gibi.
    Sana noktalardan virgüller, virgüllerden bülbüller,ünlemlerden yaylalar, noktalı virgüllerden dağlar ve ovalar yaptım. Her bir imla işaretini özenle ekledim isminin büyüsüne. Çünkü sevmek, yeni bir dil inşa etmek demek. İki kişilik bir dil. Çünkü aşkın olduğu yerde muhakkak kelam vardır, sessizlik değil. Harfin olduğu yerde ise bir katre hüzün vardır, neşe değil.
  • Bütün bu hüzün ve sıkıntının arasında bir sevinç, durup dururken hücum eden bir neşe duyuyordu
  • Ormanda yürüyordum. Yüksek çam ağaçlarının yeşilinin tüm tonları ile renk cümbüşüne bezendiği, gökyüzünün masmavi berraklığı ile güneşin billur ışığının birlikte bu doğayı daha da güzelleştirme konusunda adeta yarışıyorlarmışçasına hareket ettikleri bir günde, patika yolda yürüyordum.

    Geçmişte yaşadıklarımı düşünüyordum. Hafızamın bir köşesinde sürekli yer eden ve hayatımdan hiçbir zaman tamamıyla çıkartamadığım sorular ile baş başa kalmıştım. Hayat dediğimiz nedir ki?

    Yürüdükçe aklımda bin bir türlü düşünce, hep planlar, acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve aklımdan geçenleri yapma iradesini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim hissiyatıyla yol almaya devam ediyordum.

    Mert’le yaşadıklarımız aklıma geldi. Küçüktük. Sokakta dokuz taş oynuyorduk. Ben, Mert, Tuba, Salih ve Aylin özenle dizdiğimiz taşları devirmeye çalışıyorduk. Uzak mahalleden adına Tinni denilen, okulda bizim iki üst sınıfta okuyan bi mahalle kabadayısı, kendi arkadaşları ile birlikte sokağımızdan sürekli geçerdi.
     
    Sonralardan öğrendiğimiz kadarıyla Tinni’nin, sokağımızdaki Esra’da gönlü olduğu için hep sokağımızda gözükürmüş. Yine bir gün yanımızdan kaba güruhuyla geçerken, fedai tarzında yancılarından Recai’nin bizlere doğru;

    “-Şunlara bak, taşla oyun oynuyorlar” şeklinde alaycı bir bakış fırlattıp, özenle dizdiğimiz taşları ayağıyla devirdikten sonra;

    “-Ah pardon! Bunlar sizin oyuncaklarınız mıydı?”

    şeklinde alaycı ses tonu, gevrek bir gülümsemeyle pişkin suratında yayılır yayılmaz, Mert’in kendisinden yaklaşık iki katı uzunluğunda olan iri kıyım Recai’nin üzerine doğru fırlaması bir oldu.
    Burada Mert’in ne kadar korkusuz ve cevval birisi olduğunu belirtmek için hatıralarımdaki şu anı gözlerimin karşısında beliriverdi.



    Evimizin aşağısında yer alan boş tarlada maç yapar, uçurtma uçurur ve çiviyle toprakta oyun oynamayı çok severdik. Yine bir gün tarlaya maç yapmaya ve dönüşte de her zaman olduğu gibi gazoz kapakları toplamaya gitmiştik. Tarlada başıboş gezen çok fazla köpek vardı. Biz onlara karışmaz, onlarda bize saldırmazlardı. Ta ki o güne kadar.

    O gün topumuz tarladan aşağı doğru kaçmış ve bende topun peşi sıra koşarak yakalamaya gitmiştim. Her zaman sakin sakin duran köpeklerden birisi önce bana doğru hırlamış ve bende bir an tereddüt ettikten sonra topun peşinde koşmaya devam etmiştim. Ben topa doğru hamle attıkça, köpekte bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben toptan vazgeçip hızla koşmaya başlamamla, köpekteki atılganlıktan aşağı kalır yanı olmayan Mert, büyük bir cesaretle beni kurtarmak uğruna köpeğe doğru koşmaya başlamıştı. Ben Mert’e doğru

    “Bırak! Kaç sende!”

    desemde Mert beni hiç dinlemedi. Köpek hırladıkça, Mert’in koşması daha da hızlanıyordu. Ve köpekle karşılaşmaları kaçınılmaz oldu. Beni kurtarmak için adeta kendini feda etmişti. Bir müddet boğuştuktan sonra köpek kuyruğunu kıstırıp kaçtı ama Mert’te yaralar içerisinde kalmıştı. Bir hafta hastanede yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı neşe ve heyecanla arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti ama bende ömür boyunca taşıyacağım minnet ve bağlılık hissi oluşmuştu Mert’e karşı. Zaten kan kardeşi de olmuştuk. Hiç bitmeyecek dostluğumuz böyle perçinlenmişti.



    Yine o günde, Recai’ye doğru bir ok gibi fırlamasıyla, altı kabadayının darbesine maruz kalması bir olmuştu. Biz yanına cılız adımlarla koşarken Mert zaten yiğitliğiyle onları dağıtıp kaçırmıştı bile. O günden sonra bir daha bizim sokağımızdan geçmeye cesaret bulamadılar.
    Yeşillikler içerisinde orma içerisinde yürümeye devam ederken aklıma birden Yemen türküsü takılıverdi.

    "Burası Muş’tur. Yolu yokuştur. Giden gelmiyor. Acep ne iştir.”

    Tarif edilemez duygular yaşıyordum bu türküyü mırıldanırken. Bir süre sonra gözümden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladı. Türkü hem mutlu ediyor, hem de katıksız bir hüzün oluşturuyordu tüm benliğimde.

    Yıllar yılları kovaladı ve Mert ani bir kararla askere gideceğini söyledi. Benden helallik isterken içim fena halde burkulmuş, adeta kanım çekilmişti. Aslında Mert üniversite sınavında, Beden eğitimi ve Spor bölümünü kazanmıştı. İyi bir antrenör olmak, gençlere spor eğitimi ve bilincini aşılamayı arzuluyordu. Ama babası öğretmen olmasını istiyordu. İkisi de inadından vazgeçmeyince, Mert tecilini bozup, komando olarak Van’da askerlik yapmaya başlamıştı. Sonrasında askerliği çok benimsemiş, uzman çavuş olarak askerde kalmış, çok inatçı ve başarılı olunca astsubaylık sınavını kazanmış ve sonunda da komando öğretmeni olmuştu. Öğretme sevdasından askerde de vazgeçmemişti. Beni derin yasa boğan o haberi almam hayatımı derinden etkilemiş ve her şeyi sorgulamama sebep olmuştu. Normal koşullarda sırtı yere getirilemeyen Mert, silah arkadaşının tüfeğinden çıkan kör bir kaza kurşunuyla hayatı orada sonlanmıştı. Adeta silah çıktı, mertlik bozuldu cümlesinin tezahürü şeklinde devrilmişti, kendi küçük ama yüreği yanardağ gibi deli dolu arkadaşım.

    Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben bu dünyada bundan sonra dost diye kime sarılacağım, nasıl nefes almaya devam edeceğim. Aldığım her nefeste aklımdan çıkmayan civanmert adam.
    Bu karmaşık duygular içerisinde ormanda yürümeye devam ediyordum işte. Hayata dair umudum kalmamıştı ama bir yandan da yıllar önce Mert’in , şu an yapmakta olduğum ve hayatımın pozitif anlamdaki dönüm noktalarından biri olan mesleğime girerken yaşadığım tereddüt ve ürkeklik esnasında bana şu sözleri söylemişti.

    “Hayata dair atacağın ilk adım daima umutla başlamak olsun.”

    O anda karşı koyulamaz bir güç ve moral bulmuş, hızlı bir şekilde yeni mesleğimde merdivenlerin basamaklarını tırmanmış ve dünyanın çeşitli ülkelerinde ticaret yapan bir işadamı olup çıkıvermiştim. Yine o söz aklıma geliyor ve umutsuz hayat yaşanmaz ki diyorum.

    Şu karşımda öten kuşun, bana olanca sıcaklığını sunan bu ağaçların, ayağımın altında belli belirsiz yaşayan organizmaların ve böceklerin bir rolü, bir amacı, doğanın kusursuz döngüsü içerisinde bir görevleri olduğu gibi, nefes alan, düşünen, sorgulayan ve olayları anlamlandıran kendisinin de bu dünya serüveninde bir görevi vardı tabiî ki.

    Bir süre sonra gözüme yavaş yavaş ilerlemekte olan bir kıpırtı ilişti. Yanına yaklaşınca bunun bir kaplumbağa olduğunu farkettim. Durdum ve sakin gözlerle kendinden emin bir şekilde ilerlemekte olan kaplumbağanın hareketlerini seyre daldım. Ne garip diye düşündüm.

    Biz hayatımızı türlü-türlü cihaz, araç-gereç, dekorasyon malzemeleri ile dört duvar arasında sıkışıp kaldığımız yaşam alanlarımızı tıka basa doldururken, şu hayvancağız tek varlığı olan kabuğunu sırtında taşıyor ve hayatını sürdürüyordu.

    Bir an evimi ne kadar lüzumsuz malzeme ile doldurduğumu düşünüverdim. Kaplumbağanın sırtını sıvazlayıp yoluma devam ettim.

    Yürüdükçe zihnim berraklaşıyor ve herşeyi daha net görmeye, daha mantıklı anlamlandırmaya başlıyordum. Neydi yapmak istediğim? Nelerdi başımdan geçenler? Nereye doğru savruluyordum hayatta? Ama artık sorularıma yanıt bumuştum.

    Evet. İşte, karşıda güneş açtı ve beni bekleyen sevdiklerim gözüktü. Sanırım beni epey aramışlardır. Kaç gün geçtiğini güneşin batıp doğmasından saydığım kadarıyla üç gün yürümüşüm. Bir umut beklentisi, bir ışık aramakla. O ışık yine bana Mert olmuştu ve kaldığım yerden dört kolla sarılarak yaşantıma devam etmeye karar vermiştim. Kuşkusuz Mert’te böyle olmasını isterdi. Önce küçük oğlum sarıldı, sonra eşim ve sonra da büyük oğlum.

    “-Nerelerdeydin? Ölüp ölüp dirildik” dedi eşim her zamanki güven veren edasıyla.

    “-Seni çok özledim” dedi küçük oğlum Emre.

    "-Bir daha yanımızdan ayrılma olur mu” diye dudaklarını büzerken, kelimeler mırıltı şeklinde ağlamaklı dudaklarından dökülüverdi.

    Bende onlara, umudumu yitirmiştim. Neyse ki buldum. İşte tekrar yanınızdayım ve sizi hiç bırakmayacağım” dedim içten bir gülümsemeyle kucaklarken hepsini 😊
  • Hazret-i Âdem'in çamuruna 39 yıl hüzün, bir yıl da neşe yağmuru yağdığı söylenir. Onun için gamı, sevincinden çok olur.

    Dert ve kederin insanoğlunu hiçbir zaman bırakmadığını bilen XV. asır şairlerinden Kemâl-i Ümmî der ki:

    "Dertsiz kişi bu âlemde bir yularsız hayvân imiş."
  • Görünürdeki neşe, derin hüzün ve bunların yanı sıra şeylerin anlamını arayıp, boşluğunu doldurmak için resim...
  • Kısa Öykünün Ustalarından

    Katherine Mansfield kısa öyküde bir ekoldür.
    Her olayı hikayeleştirebilen bir yetenektir. Gözlem gücü muthistir.
    Manfield, arkadaslarini evde toplar, onlarin gordugu ruyalardan yasadigi olaylara degin sorular sorar, notlar alir, daha sonra bunlari hikayelestirir. Kendi rüyalarini da yazar, hergün tuttugu bir günlügü vardir. Bu yuzden malzeme konusunda sıkıntı yasamamistir. Bu kitaptaki öykülerde, kahramanlarin ic dünyasindan dusunduklerine yasadiklarina herseyi o muthis gozlem gucuyle yazar. Mansfiel gibi kahramanlar da birer çay düskünüdür. Herseyi önceden sezebilen bu asil yazar, ölümünü de sezmis ve ölümüne dogru yazdigi hikayeler cok daha duygusal ve acıdır.
    Adini duydugunuz da kalbinize hem nese hem de hüzün verebilen yazarlardandir Katherine Mansfield.