Gülseren Budayıcıoğlu’nun gerçekten çok sıkı bir takipçisiyim, neredeyse bütün kitaplarını satır satır okudum. Şöyle bir bakınca kitaplığımda okumadığım sadece tek iki kitabı kalmış, onun dışındaki her eserini çok beğenerek bitirdim. Kendisini yazar olarak da çok seviyorum, kalemi bende her zaman çok ayrı bir yerdedir.
Bu son kitabı da o kadar çok güzeldi ki, hemen bitmesin diye resmen bilerek çok yavaş yavaş, sindire sindire okudum. Aslında kitap alışık olduğumuz o roman tarzında değil, bir röportaj ve söyleşi şeklinde ilerliyor. Ama buna rağmen acayip akıcı bir dili ve anlatımı var. İnsanı hiç sıkmıyor, tam tersi sanki Gülseren Hanım’la karşılıklı oturmuşuz da sohbet ediyormuşuz gibi bir havası var.
Konusu ise sadece o bildiğimiz "anlaşılmak" meselesiyle sınırlı değil; hayatın tam kalbindeki şeylere değiniyor. Aşkı, ilişkileri, o hepimizin içinde taşıdığı o anlamsız boşluk hissini o kadar güzel anlatmış ki... Bir de en önemlisi, yine o çocukluk mevzusu var. Bugün ilişkilerde yaşadığımız sorunların, içimizdeki o boşlukların aslında çocukluğumuzla ne kadar bağlantılı olduğunu çok net görüyorsunuz. Üstelik Gülseren Hanım bu sefer sadece başkalarını anlatmamış; kendi hayatından, kendi çocukluğundan ve yaşamından da çok güzel noktalara değinmiş. Onun kendi geçmişini, kendi anılarını okumak kitaba çok daha samimi ve sıcak bir hava katmış. Söyleşi tarzında olmasına rağmen içinde o kadar güzel, o kadar faydalı bilgiler veriyor ki okurken bir sürü şey öğreniyorsunuz.
Gülseren Hanım’ın zaten o samimi anlatımını ve seçtiği konuları her zaman çok beğenmişimdir, bu kitapta da yine döktürmüş diyebilirim. Konusuyla, akıcılığıyla ve yazarın kendi hayatından verdiği o içten örneklerle ben her satırını çok severek okudum. Herkese de gönül rahatlığıyla tavsiye ederim, okurken insana