Burada herkes az önce edebiyat fakültesi kütüphanesinde uyanmış gibi incelemeler yazıyor. Ben uzatmayacağım, oldukça profesyonel çok net çok güzel bir eser. Kesinlikle okumalısınız
"Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens kitabını okurken, insanın sadece evrimsel bir kazadan ibaret görülmesi ve manevi derinliğimizin bu kadar sığ bir 'kurgu' olarak etiketlenmesi beni ikna etmedi. İnsan, biyolojik bir yapıya sahip olsa da, o yapının içine sığmayan bir ruha ve anlam arayışına da sahip. Harari'ninki ise bir kitabın sadece kağıt ağırlığını ve mürekkep miktarını hesaplayıp, içindeki o muazzam hikayeyi yok saymak gibi. Bu nedenle kitabın şu önermelerine katılamadım;
-Bir sanat eserini sadece boya ve tuvalden ibaret saymak nasıl bir sığlıksa, insanı sadece et ve kemik yığınından ibaret görmek de aynı hatadır.
-Hayvanlar sadece içgüdülerinin kölesidir; insan ise biyolojik dürtülerine 'hayır' diyebilen, oruç tutan veya bir ideali uğruna canını verebilen tek canlıdır.
-Eğer sadece hayatta kalmaya çalışan birer hayvan olsaydık, neden şiire, sanata ve gün batımının rahatlatıcı etkisine ihtiyaç duyardık ki? Bizi bu dünyadaki 'fayda' arayışının ötesine geçiren şey, ruhumuzun bu dünyaya sığmadığının kanıtı bence.
-Hayvanlar sadece 'burada ve şimdi' ile ilgilenirken insan ise 'ölümden sonrasını', 'adaleti' ve 'sonsuzluğu' sorgular. Maddeye hapsolmuş bir varlık, maddeden bağımsız bu kadar derin kavramları hayal bile edemez sanki?
Sonuç olarak bu kitabı okumuş olmak benim için inancımı sarsan bir süreç değil; aksine, modern dünyanın insanı sadece biyolojik bir metaya indirgeyerek nasıl yalnızlaştırdığını bizzat kendi kaynaklarından görmemi sağlayan bir 'ayna' oldu. Harari’nin bize sadece bir makine gibi bakması, benim ruhumun ve inancımın ne kadar değerli olduğunu daha net görmemi sağladı. Karşı tarafın ne düşündüğünü bilmek, kendi doğrumu savunurken benim argümanlarımı daha da güçlendirir :)
Kitaba da ismini veren ilk öykümüz emekli bir albayın bekleyişini ve umudunu konu alıyor. Bitmeyen bekleyiş denilince aklıma ilk Godot'yu Beklerken kitabı geliyor. İnsan devam edebilme gücünü kendinde bulabilmesi için bir umuda ihtiyaç duyuyor. Albay için bu umut, devletten gelecek bir emekli aylığı. Bir de ellerindeki horozun 2 ay sonraki dövüşlerde iyi para kazandırması beklentisi. Dile kolay 15 yıldır beklemedeler, bu cuma gelir eli kulağındadır diye düşünüyor emekli albay! Canını tehlikeye atmanın, onca yıllık hizmetin ve bir çocuğunu kaybetmenin ardından elde kalanın koca bir hiç olmasını gurura yedirmek zor. Sıra bize geldi gelecek beklentisi ile yaşamaya devam ediyorlar tabii buna yaşamak denirse. Çünkü bir lokma ekmeği zor buluyorlar.
e-pub olarak okuduğum versiyon; "Albaya Mektup Yazan Kimse Yok" öyküsüne ek olarak aşağıdaki öyküleri de içerisinde barındırıyordu.
-Salı uykusu
-Günlerden bir gün
-Bu kasabada hırsız yok
-Balthazar'ın olağanüstü öğle sonrası
-Monteil'in dul karısı
-Yapma güller
-Koca Ana'nın cenazesi
Baskıcı yönetim, yoksulluk, ahlak, din, aile içi ilişkiler gibi konuları hikayelerin merkezinde görüyoruz. Tebessüm edilebilecek birkaç buruk kırıntı olsa da hikayelerin tamamı esasında acıklı bir yapıya sahip. Dolayısıyla alabildiğine gerçekçi ve bizden hikayeler diyebiliriz. Yazar, hayatın içinden basit gibi görünen ancak duygusal da bi ağırlığı olan durumları güzel aktarmış.
Bazı öyküler biraz deneme tadında, net çıkarımlara ulaşmak zor. En azından benim için öyle oldu. Öykü okumayı da bu yüzden çok sevdiğimi söyleyemem. Her konunun tamama erdirilmesini bekleyemiyoruz. Hatta çoğu zaman ana konunun bile bir yere varması mümkün olmuyor. Bize aktarılan kadarla yetinmek durumundayız.
Benim için tam anlamıyla “karanlığın içine düşüp çıkamadığım” kitaplardan biri oldu. Başta bu kadar seveceğimi düşünmemiştim açıkçası çünkü kitap hakkında herkes sürekli “beklentiyi düşük tut” diyordu. Belki de bu yüzden hikâye beni daha çok içine çekti. Ama şunu net söyleyebilirim ki; Hollow Boys evreninin o boğucu, tehlikeli ve çürümüş atmosferini okumak inanılmaz keyifliydi.
Ponderosa Springs dediğimiz yer dışarıdan bakınca ayrıcalıklı insanların yaşadığı sakin ve elit bir kasaba gibi görünüyor ama biraz içine girince her yerin sır, travma, şiddet ve yıkımla dolu olduğunu görüyorsunuz. Hollow Heights Üniversitesi de tam olarak bu hissi destekleyen bir yerdi. Kitabı okurken sürekli yağmurlu bir hava, boş koridorlar, karanlık ormanlar ve üstü örtülmüş suçlar gözümde canlandı. Yazar atmosfer konusunda gerçekten çok başarılıydı.
Hikâyenin merkezinde ise “Hollow Boys” dediğimiz dört adam var: Alistair Caldwell, Rook Van Doren, Thatcher Pierson ve Silas Hawthorne. Aslında kitabın en güçlü yanı da bu dört karakterin birbirleriyle olan bağıydı. Hepsi problemli, hepsi kırık ve hepsinin geçmişi ciddi travmalarla dolu. Ama birbirlerine olan bağlılıkları o kadar güçlü ki aile kavramını tamamen kendi içlerinde yaratmışlar. Özellikle Silas’ın çocukluk aşkı Rose’un şüpheli ölümüyle başlayan olaylar zinciri onların ne kadar tehlikeli insanlara dönüşebileceğini gösteriyor.
Alistair karakterine gelirsek… dürüst olayım, onu “iyi biri” olduğu için sevmedim. Zaten iyi biri değil. Öfke problemi olan, şiddete eğilimli, manipülatif ve korkutucu bir karakter. Ama yazar bunu gizlemeye çalışmıyor. En sevdiğim detaylardan biri de buydu. Alistair başından sonuna kadar neyse oydu. Kendini düzeltmeye çalışan klasik erkek karakterlerden değildi. Karanlığını kabul etmişti. Ve bence Briar ile
Necip Mahfuzla tanışma kitabım. Necip Mahfuz’un kaleminden çıkan ‘Kahire Modern’, beni 1930’ların Mısır’ına, toplumsal çelişkilerin ve bireysel ahlaki çöküşlerin derinliklerine sürükleyen bir eser oldu. Kitabı okurken, Mahfuz’un sadece bir dönemi değil, insan doğasının evrensel zaaflarını da ne kadar ustaca resmettiğine hayran kaldım. Bu roman, adeta bir ayna tutuyor ve ‘vicdanını kaç paraya satarsın?’ sorusunu her sayfasında yankılatıyor.
Romanın başkarakteri Mahcub Abdüldaim, yoksullukla boğuşan bir üniversite öğrencisi olarak karşımıza çıkıyor. Onun hikayesi, hayatta kalma mücadelesinin ve daha iyi bir yaşam arayışının insanı ne denli uçurumlara sürükleyebileceğinin çarpıcı bir örneği. Mahcub’un, ailesinden gelen desteği kaybetmesiyle birlikte, sömürgecilerin işbirlikçisi yoz bürokrasiyle uzlaşmaya gitmesi, beni derinden etkiledi. Bu, sadece bir karakterin değil, aynı zamanda o dönemin Mısır toplumunun da bir yansımasıydı. Adam kayırmanın, menfaat ticaretinin ve ahlaksızlığın kol gezdiği bir ortamda, Mahcub gibi karakterlerin türemesi kaçınılmazdı.
Mahcub’un yükseliş hikayesi, aslında bir düşüş hikayesi. Kendisine sınıf atlatacak bürokrat El Ihşidi’nin ahlaksız teklifini kabul etmesi ve en yakın arkadaşının kız arkadaşı İhsan Şihata ile evlendirilmesi, romanın en can alıcı noktalarından biriydi. İhsan’ın bir bakanın metresi olmasını kabul etmesi karşılığında Mahcub’un önünde açılan ikbal kapıları, beni hem şaşırttı hem de düşündürdü. Bu durum, Mahcub’un ruhunda yarattığı tahribatı ve karakter aşınmasını gözler önüne seriyordu. Yükseldikçe hedonist bir kimliğe bürünen Mahcub, adeta ruhunu şeytana satan Faustvari bir figüre dönüşüyordu. Daha fazla servet ve güç uğruna karakterini sürekli aşındırmak zorunda kalan bu zavallı adamın iç dünyası, Mahfuz tarafından büyük
Kahire ModernNecib Mahfuz · Kırmızı Kedi Yayınları · 2021405 okunma
𝙆𝘼𝙍𝘼𝙉𝙇𝙄𝙂̆𝙄𝙉 𝙁𝙄𝙎𝙄𝙇𝙏𝙄𝙇𝘼𝙍𝙄
Yazardan okuduğum ilk kitap ama son olmayacak. Sizde benim gibi ilk defa tanıştığınız yazar hakkında araştırmalar yapıyor musunuz?
Aslında bu kitap bir seri olarak karşımıza çıkıyor.
Bağımsız okunuyor olabilmesi güzel çünkü olay örgüsü farklı işleniyor ama seri olarak ele alınırsa da yani karakterlerin aralarındaki derin bağları ve serinin temelini tamamen kavramak için ilk kitaplardan başlamak benim için daha önemli.
Yanlış araştırma yapmadıysam 1999 da başlamış ve sanırım bu okuduğum kitap Charlie Parker serisinin 21. kitabı .
Derdim çok azmış gibi bunu dert ederim ve seriyi tamamlarım.
Yazarın akıcı kalemi, sade ve sürükleyici kendine has bir anlatım tarzı var.
Olay örgüsü kusursuz işlenmiş, kitabın bütünlüğü son sayfasına kadar kendini koruyor. Kitabın öyle bir atmosferi var ki okurken adeta yaşıyorsun.
Lakin bölüm geçişlerinde yan hikayeler vardı. İlk başta ana olayla hiç alakası yokmuş gibi geldi o bölümler ,okurken bu ne şimdi dedim ama finalde de öyle bir birleşiyor ki vay be demeden duramadım...
Karakterlerin iç seslerini, o psikolojik çöküşlerini öyle bir derinlikle aktarıyor ki, suçluyu ararken, olayı kavramaya çalışırken , kendimi bir anda insan psikolojisinin en derin köşelerinde buldum. Sevdim...
Kitap aslında en başında çok net ve trajik bir kayıp çocuk vakası olarak başlıyor.
Sayfalar ilerledikçe psikolojik gerilim / polisiye hikayesinin metafizik ögelerle zenginleştirilmiş bir hikayeye dönüşüyor...
Karanlık ruhların ve psişik güçlerin hakim olduğu görünmez bir dünya.
Geçmiş ile bugünü, kasaba halkının sakladığı sırları öyle bir ritimle harmanlamış ki yazar tempo gizliden gizliye, usul usul yükseliyor...
Kitabın alt metni o kadar derin ki , bir çok temadan oluşmuş olsa da benim en çok dikkatimi çeken bir kadının hem