İnsanın içindeki ikilikler üzerine bir kitap. Kendini gerçekleştirme arayışındaki iki zıt karakterin dostlukları üzerinden varoluşun, hayatın, Tanrının sorgulanması üzerine bir hikaye. Özgürlük aşığı, sevgi düşkünü, duygularıyla hareket eden, göçebe ve sanatı, hayali temsil eden Goldmund ile akılcı, ağırbaşlı ve bilimi, gerçeği ve usu temsil eden Narziss'in dostluğu ile başlıyor kitap. Sonra Goldmund'un manastırın o korunaklı dünyasından çıkıp, gerçek dünyayı yaşama arzusuyla göçebe hayata atılması ve yaşadığı olaylar (aşklar, ilişkileri ölümler, sanat ile ölümsüzlüğü keşfetmesi, veba, Tanrı varsa bunca acı neden var) ile devam ediyor. Birlikte olduğu kadınlarda yitirdiği ve unuttuğu annesini arıyor. Öldürülmek üzereyken yine Narziss'le karşılaşıp iki dostun sohbetleri ile bitiyor (Kahramanın sonsuz yolculuğundaki döngü burada da var).
Kitap boyunca bir hayata tanıklık ediyoruz. Ben en çok kitabın başını ve sonunu sevdim, yani Narziss ve Goldmund'un sohbetlerini. Ama orta kısımdaki Goldmund'un maceralarını bilmeden de Goldmund'un dönüşümünü anlamak mümkün olmazdı. Hayatlarımızda yaşadıklarımızla gerçekleşen dönüşüm beni en çok çeken kısımlardandı. Örneğin:
"Bir zaman biri çıkıp günün birinde Niklaus Usta'nın ona kendisiyle eşdeğer biri gözüyle bakacağını ve loncaya başvurup onun için ustalık diploması isteyeceğini söyleseydi, Goldmund dünyanın en mutlu insanı hissederdi kendini. Oysa şimdi bu mutluluk solmuş bir çiçekten farksızdı, kuru, yavan bir nesneye dönüşmüştü. "
diyordu Goldmund. Benim de eskiden ne kadar önemli şeylerin şimdi ne kadar önemsiz olduğunu düşündüğüm zamanlar sıkça oluyor.
Bazı yerlerde (orta kısımlarda) olay örgüsünden sıkıldığım oldu. Rahatsız olduğum cinsiyetçi kısımlar da vardı. Yine de kahramanların hikayeleri üzerinden içimizdeki