Yaralar, ilk oluştukları anda insanın canını pek acıtmaz. İnsan genellikle kavga bittikten sonra, kalp atışları normale dönüp de bedenini dinlediğinde, ne olup bittiğini anlamaya başladığında çenesine aldığı darbeyi, kaşındaki yanmayı hisseder. Bu, yaraları konuşmak konusunda da aynı şey geçerlidir. Ancak canımızı kurtardıktan ve yaralarımız iyileşmeye başladıktan sonra olan biteni anlatabiliriz.
Birinin sen leb demeden leblebi diyecek olmasını kaybediyordun. O, seninkilere dolanmış köklerini sö-küp alırken, seni de yerinden ediyordu. Aynı bahçenin çiçekleri olmak böyle bir şeydi.
Bilmem kaç yılda kurduğun, tıkır tıkır işleyen ya-şam düzeneğini bozuyordu bu gidişler. Tekerine ço-mak sokuyordu. Çanına ot tıkıyordu. Üst üste dizdiğin, o şekilde dengede durmasına hem senin hem de yeryüzü yasalarının ikna olduğu her şeyi yıkıp de-viriyordu. Çirkin kalabalığın içinde güç bela arayıp bulduğun müttefiklerini, onlarla birbirinize doğru yol alırken aştığınız bütün engelleri, yollarınızı kesiştiren rastlantıları, tehlikeli virajlar dönüp de sırf ele ele ol-duğunuz için yuvarlanmadığınız şarampolleri, ama en çok iki insanın bütün arızalara ve aksaklıklara rağmen birbirini sevmek için harcadığı emeği, inadı, merhame-ti ziyan ediyordu.
Yedi yüzyıl önce, yedi beyaz güvercin, derin bir vadiden bir dağın kar gibi beyaz doruğuna kadar uçarlar.
Bu uçuşu gözleyen yedi insandan biri şöyle der:
"Yedinci güvercinin kanadında siyah bir nokta görüyorum."
Bugün, o vadinin sakinleri, karlı dağın doruğuna kadar uçan yedi siyah güvercinden söz ederler.