(Tellal kaymakamlık odasına girer. Kaymakam masasında oturmaktadır.)
TELLAL: Sana bir armağanım var, Kaymakam. (Yakasından çıkardığı fincanı Kaymakamın yakasına takar.)
KAYMAKAM: Nedir bu?
TELLAL: Bu madalyadır, oğlum. Bir madalya...
KAYMAKAM: Anlamadım!..
TELLAL: Bak, Kaymakam, gençsin, yiğit ve namuslu ve de vatanseversin. Bunun için kendine güvenirsin...
KAYMAKAM: Peki, ama bu...
TELLAL: Kendine güvendiğin için yalancı değilsin. Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin.
KAYMAKAM: Yalan bu kadar güçlü mü?
TELLAL: Sen bana bak, oğlum, yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin.
KAYMAKAM: Yrnilmeyeceğim. Ama fincan...
TELLAL: Yenileceksin! Yenilmenin tadına varacaksın, doğru yenilmeli.
KAYMAKAM: Şaşırtıyorsunuz beni. Bu fincan...
TELLAL: Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki... Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi.
KAYMAKAM: Siz kimsiniz?
TELLAL: Ha şimdi... Şu kamburumu görüyor musun? Bunun içinde tam on iki tane düşman kurşunu var. Dumlupınarda girdi.
KAYMAKAM: Savaştınız demek?
TELLAL: Savaş bitti. Kasabaya geldim, bir de baktım bütün asker kaçaklarının, ağaların, eşkıyaların göğsünde birer istiklal madalyası var. Tevfik Ali Beyin, Murtazanın, ötekilerin... Amanın, ulan, ne oluyor derken... Derken efendim, Ankaraya gittim. Bizim kumandanı buldum. Hani bizim madalyamız dedim? Onun da madalyası yoktu... Başkumandana çıkayım, benim de kumandanımın da halini arz edeyim dedim. Başkumandanı görmek be mümkün! Çalmadığım kapı kalmadı. Yüzüme bakan bile olmadı. İşte Tevfik Ali de en büyük İstiklal Savaşı