Acaba beyazlık, anlatılmaz niteliğiyle, dünyamızı saran o hain boşluklara ve enginlere bir ayna tutar gibi mi oluyor? Samanyolu’nun beyaz derinliklerine bakınca, hiçliğimizi mi anlatıyor bize? Yoksa beyazlık, aslında hem renksizliğin ta kendisi, hem de tüm renklerin toplamı olduğu için mi karlı ovaların sessiz boşluğu anlamlarla yüklü geliyor bize? Renksizliğin, ya da tanrısızlığın rengi olduğu için mi ürpertiyor bizi beyazlık? Bir başka görüşe, doğa filozoflarının görüşüne uyarsak, dünyamızın tüm o güzel ve görkemli renkleri, birer aldatmacadır ancak: Batan güneşlerin, ormanların canım renkleri, kelebek kanatlarının, genç kız yanaklarının altın parıltıları yalandır. Evet ya, tüm bunlar varlıkların özünde yoktur; onların dışına sürülmüş bir boyadan başka bir şey değildir. Tanrının yarattığı koca doğa, kart bir yosma gibi boya sürmüştür yüzüne. O yalancı güzelliklerin altında, ölümden başka bir şey de yoktur. Daha derine gidecek olursak, tüm renkleri yaratan o büyülü boya, aslında ışıktır yalnız. Renklerin ana kaynağı olan ışık ise, oldum olası beyaz ve renksizdir. Eğer ışık, nesnelere doğrudan doğruya, aracısız vursaydı, her şeyi bembeyaz eder, gülleri, laleleri kendi boş rengine boyardı. Tüm bunları düşününce, soluk yüzlü evren, bir cüzzamlı görünür gözümüze. Laponya’nın karlarında renkli gözlük takmayan inatçı yolcular gibi, biz zavallılar da, Tanrıya baş kaldırıp, dünyayı saran bembeyaz koca kefene bakakalırsak, kör ederiz kendimizi.