Hülâsa her çelişme, her soru, her istifham başka bir cevap bekliyordu. Hatta uzaktan hep bir ırktan gibi görünen bu milyonları, hakikatta parça parça ayıran hesapsız farklar vardı. Her boyun, her ırk kolunun kendi tarihi oluşundan gelen ve onun bilinçaltına gizlenen özellikler... Sonra dil, lehçe, din, mezhep ayrılıkları... Nihayet; doğa veya toplum şartlarının doğurduğu diğer sayısız parçalanışlar, kavgalar. Hepsinin üstünde de şu en korkunç şey: Durgunluk, gerilik ve cehalet.
Bu karışıklık içinde hayaller ve iyi niyetler değil galiba inkılâplar, tasfiyeler lazımdı.
Daha önce hiç yalnız kalmadığından, bir insanın başkası için taşıyabileceği önemi hiç bilememişti. İnsanları daima varlığına kolayca alışılan hava gibi görmüştü, şimdiyse yalnızlıktan boğazı düğümlendiğinden, yalan söyleseler de, aldatsalar da insanlara ne kadar gereksinimi olduğunu fark ediyor; her şeyi, hafifliğini, özgüvenini ve neşesini bile salt onların varlıklarından kazandığını anlıyordu.
Her şeyi bir taratmadan, hiçbir tenkit süzgecinden geçirmeden almak, onu incelemekten daha kolaydı. Benim uzaktan ve pembe bir delikanlılık baharı içinde yapabileceğim de ancak buydu.
1.Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük gayeleri hiçbir zaman gerçekleştiremez.
2. Bunlar, ancak ulusun sinesinden fiilen doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.