Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "devam ederek değişmek, değişerek devam etmek" şeklinde özetlediği medeniyet tasavvurunun en somut örneğidir. Roman, İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, İstanbul’un estetik mirası ile modern dünyanın yıkıcı belirsizliği arasında sıkışan Türk aydınının içsel buhranını Mümtaz karakteri üzerinden işler. Tanpınar için bir dekordan ziyade yaşayan bir ruh olan İstanbul; musikisi, mimarisi ve Boğaziçi’nin eşsiz manzaralarıyla bireyin aşkını ve huzursuzluğunu şekillendiren asli bir unsur olarak karşımıza çıkar. Mümtaz ve Nuran arasındaki aşk, sadece iki insanın duygusal bağını değil, aynı zamanda maziye ait güzelliklerin modern hayatta yeniden inşa edilme çabasını ve bu çabanın imkânsızlığını simgeler.
Romanın merkezindeki "huzursuzluk", Suat’ın nihilizmi ile İhsan’ın geleneğe dayalı bilgeliği arasında gidip gelen bir varoluş sancısıdır.
Tanpınar; bilinç akışı ve iç monolog gibi modern tekniklerle bezediği bu eserinde, Doğu ve Batı arasındaki kültürel gerilimi bir çatışmadan ziyade, bireyin kendi içinde aşması gereken bir sentez problemi olarak sunar. Sonuçta Huzur, hem ferdi hem de toplumsal bir arayışın, yakalanamayan bir bütünlüğün ve sanatın tesellisine duyulan ihtiyacın dökümüdür.
Huzur, huzursuzluğun romanıdır.