Roman, genç subay Giovanni Drogo’nun ilk görev yeri olan Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla başlıyor. Bu kale, ıssız bir çölün kıyısında, ülkeyi kuzeyden gelebilecek hayali "Tatar" saldırılarına karşı korumak için inşa edilmiştir.
Tatar Çölü; umut etmenin, yalnızlığın, yanlış kararların, alışılmış düzeni bozamamanın, beklentilerin kitabı. Kitaptaki şu soru aslında bir nevi bizleri aynalıyor: "Ya aslında yanılıyorsak? Ya gayet sıradan bir yazgıya sahip, sıradan biri olarak yaratılmışsak?"
Her birimizin kendi hayatında beklediği bir "Tatar ordusu" vardır. Kimimiz için bu mükemmel kariyer, kimimiz için doğru aşk, kimimiz içinse bir mucizedir. Ama bazen sadece umut etmek yetmez; çünkü o umut, insanı bugünden koparıp hayali bir geleceğe hapseden bir prangaya dönüşebilir.
Kitapla ilgili tek mesafeli kaldığım nokta ise; ilk 200 sayfada Drogo’nun içsel dünyasının ve duygusal derinliğinin biraz arka planda kalmasıydı. O durağanlığın içinde Drogo’nun ruh halini, o sıkışmışlığı çok daha yoğun hissetmek isterdim.
Yine de Drogo’nun son savaşı, hiç beklemediği bir cephede gerçekleşiyor. Bekleyişin o trajik yüzünü Stefan Zweig çok iyi özetliyor:
"İnsanın en büyük trajedisi, çok geç gelen bir zaferin artık hiçbir anlam ifade etmemesidir."
Buzzati bize şunu fısıldıyor: Hayat, "o büyük anın" gelmesini beklerken aralarda akıp giden sıradan günlerin toplamıdır.
O büyük an için umut etmek, beklemek çok kıymetli. Elbetteki hayatınızın anlamını arayın, o büyük anı bekleyin ama onun uğruna yaşamınızı da gözden çıkarmayın.