Davras Yaylası Sultan Dağları'nın güney doğuya bakan sırtlarının birindedir. Çamlık Ulupınar'ın az yukarısında biter, ondan sonra da yeşili görmüş rengine kadar açılan otlak başlar. Bir kilometre kadar güneyde bodur gürgenlerle kaplı dik bir yamaç vardır. Dipte, renk renk kayaların içinden, bir yeşil yeşil durgunlaşıp bir köpük köpük gürleyerek dere akar. Karşı yaka ise büyüleyen bir vahşetle, yontma bir kaya gibi, yüz, yüzelli metre yükselir. Güneşe ve bulutlara göre boyuna değişen, fakat ürpertici vahşiliği hep aynı kalan bu görünüş, vâdinin doğudaki ovaya -uygarlığa- açılan dar boğazı da yumuşatamaz. Davras, böylece, çok eski çağlardan kalmış, hiç değilse dünyadan kopmuş gibidir.
Yaylanın Yörükleri göçebeliği bir kuşak önce bırakmış, derenin kıyısındaki toprak damlarda kışlamaya başlamışlardı. Karabaş burada doğdu. Torosları aşan patikaları, keçi yollarını bilmiyordu o. Köylerden, kasabalardan da geçmemişti. Gördüğü insanlar bir bu Yörüklerdi, bir de yaylamaya at getiren üç, beş bucaktı. Onlarla da ilgilenmezdi, tanırdı sadece. Bu kadarına izin vardı zaten.
Karabaş'ı Ramazan, daha yumruk kadarken bir topak yağ ile karısının ördüğü bir çift oyalı çoraba almıştı. Uzun süre yanına çocuklarını bile bırakmadı; insana alışsın istemiyordu. Kendisi de sert davranır, sevse bile döver gibi severdi. Böyle büyüdü Karabaş. Ve boynuna dikenli demir tasma takılıp da sürüyle birlikte çıkmaya başladığı zaman Ramazan'ın õteki üç köpeğine bile yanaşmamak gerektiğini biliyordu.
**Daha başka bildikleri de vardı artık Karabaş'ın: Yeri sūrünün sol kanadı idi. Dalgın veya hayta koyunların uzaklaşmalarını önleyecek, yabancılara, kurtlara karşı yaşayacak, bunun için yaşayacaktı, yaşamasına bunun için katlanıyordu Ramazan. Karabaş bunları biliyordu. Karabaş, sonra,