Tefekkür ettiğimizde; hayatlarımızda paha biçilemez, sayısız nimetlerin olduğunu idrak ediyoruz. Rabbimizin bizlere ihsan ettiği maddi ve manevi nimetler vardır. En değerli nimet; iman etmektir. Peygamberimize ümmet olmak nimettir, sâlih ameller işleyebilmek nimettir. Nefes alıp vermek, gökyüzüne bakmak, kuşların cıvıltıları duymak, sıhhatimiz, ailemiz, dostlarımız da nimettir. Elhamdülillah.
Her nimet, şükür ister. Nimetlere şükreden insan; hayattan lezzet alır, huzur bulur, kaygısı azalır, güveni artar. Rabbimiz "Şâyet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırır da artırırım." (İbrahim Süresi, 7) buyuruyor. Şükrettikçe; şükredilecek nimetlerin artacağı müjdesine rağmen, tam manasıyla şükrediliyor mu?
Yaşadığımız döneme, tüketim çağı deniliyor. Olana değil de, olmayana odaklanılıyor. Mevcut imkânlardan hoş-nut olunmuyor, daha fazlası, daha güzeli derken nankörlük hastalığı ortaya çıkıyor. Bu hastalığın buluşma riski ise oldukça fazla, dikkatli olunmalıdır. Nankörlük hastalığından korunmak için ne yapmak lazım? Şükür vitamini ile kalp bağışıklığını güçlendirmek gerek. Kalbin güçlenmesi; Allah Teâlâ ile olan yakınlığımızın artmasına ve O'na itaat halinde bir hayat yaşamamıza vesile olur.Öyleyse şükür; hayatlarımıza misafir gibi gelip gitmemeli, daimî olarak kalmalıdır. Çünkü her an Rabbimizin nimetleri mevcuttur. Mesela; uyuduğumuzda Rabbimiz nimetlerini hâlâ vermeye devam ediyor, kalp durup dinleniyor mu? Dursa hayat biter. Nimetlerde süreklilik varsa, bizlerin de şükründe kesinti olmalıdır.
Sevgili Peygamberimiz her hâl ve hareketinde hamd ve şükür hâlindeydi; uykudan uyanınca hamd eder (Tirmizî, Daavât 28), sevineceği bir haber gelince hemen şükür secdesine kapanırdı. (Ebû Dâvûd, Cihâd 152) O halde sizleri "hayat-larımıza şükür gelsin, bereket gelsin". şiarıyla,