Hamnet okurken beni en çok etkileyen şey, aile bağlarının bu kadar derin ama sakin bir şekilde anlatılması oldu. Kitap, bir çocuğun kaybının bir aile üzerinde bıraktığı etkiyi anlatıyor ama bunu abartılı bir dramla değil, daha çok karakterlerin duyguları üzerinden hissettiriyor.
İngiltere’de veba salgının başlaması ve bu hastalığın bir şekilde Hamnet'in ikizi Judith’e bulaşmasıyla olaylar gelişiyor. Agnes'in çocuklarına bu kadar bağlı olmasının, babasının bir süreliğine evden ayrılmasının ve sonrasında gelişen olayların içinde kayboluyoruz. Bir annenin kendi başına çocuklarına bakma sürecinin başlamasıyla olaylar yavaş yavaş gelişiyor. Kitap geçmişe de giderek karakterlerin geçmiş hikayelerini güzel bir şekilde anlatıyor. Ben geçmiş-şimdiki zaman odaklı kitapları sevdiğim için bu kitabın da böyle olması hoşuma gitti. Sonrasında hastalığın Hamnet'e bulaşmasıyla asıl olaylar başlıyor.
Hamnet, bir yas sürecinin bir aileyi sessizce nasıl dağıtabileceğini çok derin ve etkileyici şekilde anlatıyor. Kitap boyunca sadece bir kaybı okumuyorsun, o kaybın insanların ruhunda açtığı boşluğu da hissediyorsun. Her karakter acıyı farklı yaşıyor ve bu da hikâyeyi daha gerçek kılıyor. Bazıları susarak, bazıları içine kapanarak, bazıları ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışarak baş etmeye uğraşıyor. Ama ne yaparlarsa yapsınlar o eksiklik evin her köşesinde hissediliyor.
Yazarın en güçlü yaptığı şeylerden biri de acıyı bağırarak değil, sessizlikle hissettirmesi bence. Bazı sahnelerde hiçbir büyük olay olmuyor ama karakterlerin hisleri insanın içine ağır ağır işliyor. Özellikle bir annenin yaşadığı çaresizlik ve kaybetme korkusu o kadar gerçek anlatılıyor ki okurken insanın boğazında bir düğüm oluşuyor. Kitapta çok fazla betimleme ve ayrıntı var, bu yüzden bazı bölümler ağır