Bir kitap yedim, o da vardığımın merkezinde kara bir delik yarattı.
Etkisi öyle yoğun oldu ki, öteki kitaplar onun yanında dağılıp yok oldular.
Bir kitap yedim,
1488 yılının aralık ayında bir sabah vakti, hiçlerle dolu bir sokakta,
başka hiçler arasında yaşayan
bir hiç olan benim için bu önemli bir olaydı.
Bir kitap yedim ve öyle değiştim ki...
Araplar kendilerinden, Muhammed isminde bir peygamber gönderileceğini, kitap ehli olan ( Yahudi ve Hristiyan) kahinlerden işitmişlerdi.
Bunu işiten Araplardan bazıları peygamber olması ümidiyle oğullarına Muhammed ismini vermişlerdi.
1) Beni Temimlerden Süfyan b. Mücaşi, Şam'a gidip bir rahibin evine inmişti.
Süfyan, kendisinin mudarlardan olduğunu söyleyince,
rahip: "Araplar içinde bir peygamber gönderilecek kendisine Muhammed denilecektir!" dedi.
Bunun üzerine Süfyan, Doğan oğluna Muhammed ismini verdi.
Muhammed b. Süfyan, büyüyünce Hristiyan papazı oldu.
Peki kötücül ve yırtıcı özeleştiri -Freud'a göre- nasıl en büyük
hazzımız haline geldi? Nasıl oldu da birer nesne konumunda
olduğumuz, yargılama ve sansürün nesneleri olduğumuz bu tablodan
bu denli zevk alır olduk? Affetmeyen, amansız özeleştiriye,
sınırlandırılma ve eksilmeye duyulan bu heves nedir böyle?
Freud'un buna yanıtı ayartıcı ölçüde basittir: Sevgiyi kaybetmekten
korkarız.
...
Çocuk anne babasına, "Sevginiz ve korumanız karşılığında mümkün mertebe olmamı
gereksindiğiniz kişi olacağım," der.
...
Güvenlik arzuya tercih edilir; arzu güvenlik kaygısına kurban gider.
Ancak bu sözümona güvenlik -en azından Freud'un bakış açısına göre- karşılığında epey ağır bir bedel getirir: fiilen bir nesneye dönüştürülme ve nesne gibi
muamele edilme bedelini. Bu durum, aşırı derecede eleştirel ve
kınayan gözlerle incelemeye tabi tutulması gereken yaratıklar olduğumuzun
bize hissettirilmesine bağlıdır.
...
Açıkça görülüyor ki, bu rejimin düşünmemize izin vermediği
şey, yasak olmayan hazlarla da tıka basa dolu olduğumuz ve onlardan da ilham aldığımızdır; ya da ahlaki ideallerimizin yasaklar haricinde bir şeyler olabileceği ( 19. yüzyıl felsefecilerinden Henry Sidgwick'in The Methods of Ethics [Etiğin Yöntemleri]
kitabında ortaya koyduğu gibi,
*ahlaki idealin zorunlu değil de cazip olarak sunulmasını pek kolay tasavvur edemeyiz*). Tıpkı aşıri korunan çocuğun, bu kadar korumaya ihtiyacı olduğuna göre, dünyanın çok tehlikeli bir yer ve kendisinin de çok zayıf biri olduğuna inanması (ve anne babasının da onu tüm bunlardan koruyabildiğine
göre çok güçlü olduklarinı düşünmesi) gibi, tüm bu sansür ve yargılama da bizi korkutarak, aslında tamamen antisosyal ve hatta hem kendimiz hem de başkaları için tehlikeli olduğumuza inandırmıştır. Bu debdebeli saçmalık doğruymuş gibi
Her türlü medeni imkana sahip olan insanoğlunun aradığı nedir? Neden kavuştuğu hiçbir şeyle yetinmiyor? Niçin hiçbir şeyle tatmin olmuyor? Niçin daima huzursuz, daima tedirgin, daima hoşnutsuz ve daima bedbin...
Evet niçin?
Bütün bu neden ve niçinlerin cevabını Akif bize şu bir tek mısra ile ne güzel veriyor:
" Bir ümmet göster ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış."