Çok yalan söyledim ben. En çok da sevdiklerime. Hatta diyebilirim ki yalan benim için bir tür sevgi testi oldu. Birini gerçekten sevip sevmediğimden ona söylediğim yalanlar nispetinde emin olabildim.
Freud’un bu üreticiye katkısı, onu ilksel, sorgulanamaz bir gerçekmiş gibi görmesini sağlayacak ağırlıkta bir kuram ve mitoloji ile donatmak oldu. Nişanlısına bir kadının ne istediğini anlattıktan sonra kadının ne istediğini hiçbir zaman bilemeyeceğimizi söyleyen kuşkusuz Freuddur. 
artık beni hiçbir şey şaşırtamaz dediğim oldu. artık beni hiçbir şey üzemez dediğim de oldu. çok büyük konuşmuşum. hayat, sözümü ve yalnızlığımı kucaklayan kocaman kollarıyla hala tek şaşkınlığım. tıpkı masallardaki gibi, biraz önce gibi, sonsuza dek yanımda kalacakmış gibi... akıp giden hikayelere bakiyorum, yanımda kulaklarıma gizlerini fısıldayan sesler birikiyor. o şiirin yanına gittim. o şiire korkacak kadar çok yaklaştım. o şiiri yakışıklı oğlum gibi sevdim.
"Biz iyi insanlardık. Büyük kavgalar da ettik, arzu ile sevgi arasındaki dengeyle bogustugumuz zamanlar da oldu. Gençliğimiz yüzünden birbirimizi incittigimiz de çok oldu. Her an mutlu değildik ama yine de iyi bir dört yıl oldu."
"Bir fare de istediği yere gitmekte özgürdür, labirenti içinde kaldığı sürece"
İlk bakışta özgürlükten bahsediyor gibi görünürken, aslında özgürlüğün sınırlarından bahsediyor. Bu cümle bana hep şu soruyu düşündürür: Özgürlük nedir? İstediğimiz seçeneklerden birini seçebilmek mi? Yoksa seçeneklerin kendisini belirleyebilmek mi? Çünkü fare gerçekten özgür değildir. Sağa gider. Sola gider. Durur. Koşar. Ama bütün bunları, başkasının tasarladığı bir düzenin içinde yapar. Labirenti kendisi kurmamıştır. Kurallarını kendisi koymamıştım. Çıkışın nerede olduğuna kendisi karar vermemiştir. Yalnızca mevcut seçenekler arasında hareket etmektedir. İşte burada özgürlük ile tercih hakkı arasındaki fark ortaya çıkar.
Beni düşündüren tarafı şu oldu: Günümüzde çoğumuz özgürlüğü seçenek sayısıyla karıştırıyoruz. Yüzlerce televizyon kanalı. Binlerce kitap. Milyonlarca sosyal medya hesabı. Sonsuz tüketim seçeneği. Ama bunların hiçbiri otomatik olarak özgürlük anlamına gelmiyor. Çünkü asıl soru şu: O seçenekleri kim belirledi?
İşte fare-labirent metaforu burada ürkütücü hale geliyor. Bir de bunu Damızlık Kızın Öyküsü bağlamında düşünürsek daha da sertleşiyor.
Gilead insanlara "özgür değilsiniz" demiyor. Tam tersine. Onlara belirli alanlar tanıyor. Belirli davranışlar. Belirli roller. Belirli görevler. Ve sonra da: "Bakın, seçme hakkınız var." diyor.
Ama seçimin sınırlarını zaten sistem belirlemiş oluyor.
Bu yüzden bu alıntıyı okurken aklıma Orwell'den, Huxley'den ve hatta Beni Asla Bırakma'dan parçalar geldi. Çünkü büyük sistemler insanlara çoğu zaman zincir göstermez. Labirent gösterir. Ve insan, duvarlar görünmez olduğunda kendini daha özgür hisseder. Belki de bu yüzden bu cümle, özgürlük üzerine okuduğum en rahatsız edici cümlelerden biri. Çünkü insanı şu ihtimalle baş başa