Ahmet Kaya hayranları 'Ah ulan Rıza' parçasını bilirler şüphesiz. Kitabı okurken sık sık 'Ah ulan Selim, ah' dedim. Okunması, anlaşılması, beğenilmesi zor bir kitap. Yazarımız farklı şeyler mi denemiş, yoksa 'beni yazı kalıplarınız bağlamaz, hepsi ayağımın altında ulan' mı demek istemiş belli değil. Öne çıkmak için farklı olma gayreti mi yoksa bilemedim. Kitap başta düz yazı ile başlıyor ve Turgut ile tanışıyoruz. Turgut dışsal olarak mutlu bir aile babası ama içsel olarak içinde fırtınalar esiyor, çünkü en yakın arkadaşını intiharla kaybetmiş. Evdeki sakin ve huzurlu görünen halinin yanısıra aynı andaki içsel fırtınalarına tanık olmak gayet ilginç ve başarılıydı. Oraları keyifle okuyorsunuz. Ama ara ara Turgut kendiyle dialoglara dalıyor, müteveffa Selim'le konuşuyor, diğer ortak ve sonradan tanıştığı ve Selim'in bilerek ayrı tuttuğu başka arkadaşları da ekleniyor zamanla. Ama başı Olric çekiyor. Olric, okunuşu Olrik mi yoksa Olriç mi bir türlü kestiremediğim, efendimiz diyerek bir kralın/prensin özel uşağı havasında bir hayali dostu Turgut'un ve anlatıma sonradan dahil oluyor. Kitabın başlarında 'Olric o zamanlar henüz yoktu' diyor mesela. Bu dialoglarda konuştuğu birisinden başka birisine atlaması, yazar Samarigo gibi kimi bölümleri gözümüzün yaşına bakmadan, insafsızca noktasız ve virgülsüz yazması ve üstüne üstlük dialoglarda kimin konuştuğunu seçmekte bizi gereksiz yere zorlaması bende puan kırmama sebep oldu. Hikayenin, kurgunun, karakterlerin, sürprizlerin, ters köşelerin okuma zevkleri dururken, okuyucua işkence etmesi farklı bir yazı stiline sahip olmaya kurban edilmiş gibi geldi bana. Oğuz Atay boş bir insan değil, entelektüel bir birikimi var şüphesiz, fakat bunu gözünüze sokuyor adeta ve siz 'çek oğlum şu entelektüelliğini, gözüme girecek mazallah'