Bu roman, seni zihninde bir aynalar odasina kilitleyip her yansımada "Gerçek ben hangisi?" sorusuyla yüzleştirecek, uzun, nefessiz ve yorucu bir yolculuğa çikaracak.Yolculuk diyorum çünkü hem kendi gerçeklerimle hem de hayatıma bir şekilde değmiş benzer insanların gerçekleriyle yüzleşmeme olanak verdi. Atay belki çiçeklerle dolu bir yol vadetmiyor ama sindirerek okunduğunda hayatınızda birçok kapı aynı anda aralanıyor.
Bu sarsıcı deneyimin sırrı ise, onun geleneksel roman anlayışından uzak olmasında yatıyor. Romanda, tek bir bakış açısından akan düz bir anlatım yerine; bilinç kaymaları, kesintiye uğrayan ve sık sık yön değiştiren diyaloglar, absürt bir mizah anlayışı, hikayeleştirilmiş ansiklopedik bilgiler, düşünce içine yerleştirilmiş hayali bir zihinsel kahraman (Olric) bulunuyor. Romanın omurgası iki ana karakter, Selim ve Turgut’tan oluşmasına rağmen, sürekli sahneye girip çıkan yan karakterler ve "hikaye içinde hikaye, roman içinde roman" örüntüsü okuyucuyu zihinsel olarak yoruyor, Atay 'in ironik zekasını destekliyor.
Roman, dört ana bölümden oluşuyor fakat bu bölümler arasında son derece karmaşık bir karakter trafiği ve ucu açık bırakılmış olay örüntüleri ve birbirinden bağımsız alt başlıklar var. Hangi bölümde hangi sorunun cevabını bulacağınız, kitabı ne kadar odaklı okuduğunuzla doğru orantılı.
Hikaye, Turgut Özben'in bir sabah Selim'in yaşamına son verdiği haberini almasıyla başlıyor. Yaşadığı derin üzüntü, Selim'i anlam arayışı ve bu gerçeğin peşine düşme merakı, kitabın temel konusunu oluşturuyor. Oğuz Atay bu bilmeceyi çözmeye çalışırken derin bir felsefi sorgulama, psikolojik çözümlemeler, toplumsal çürüme, insan ilişkileri, ikiyüzlülükler, yargılama mekanizmaları, aile ve evlilik kavramı, sahte ve çıkara dayalı ilişkiler gibi birçok tanıdık