" Annesini ve çocuğunu, seçmesi kendine bağlı olmayan her şeyi sevmişti. Sonunda, her şeye karşı çıkmış, her şeyi tartışma konusu yapmış, ama yalnızca zorunluğu sevmişti. Yazgının kendisine getirdiği varlıkları, kendisine göründüğü biçimiyle dünyayı, kaçınamadığı her şeyi, hastalığı, iççağrıyı, şanı ya da yoksulluğu, kısacası yıldızını. Gerisine, seçmek durumunda kaldığı şeylere gelince, sevmeye çabalamıştı, bu da aynı şey değildi. Hiç kuşkusuz hayranlığı, tutkuyu, hatta sevgi anlarını tanımıştı. Ama her an başka anlara, her varlık başka varlıklara doğru fırlatmıştı onu, hiçbir şeyi seçtiğinde karar kılmak için sevmemişti, koşullar içinde yavaş yavaş ona kendini benimsetmiş, istemle olduğu ölçüde de rastlantıyla sürmüş, sonunda zorunluluk olup çıkmış olan: Jessica bir yana bırakılacak olursa. Gerçek aşk bir seçim de bir özgürlük de değildir. Yürek, özellikle yürek özgür değildir. Kaçınılmazdır ve kaçınılmazın tanınmasıdır. O da, gerçekten, ancak kaçınılmaz olanı tüm yüreğiyle sevmişti. Şimdi kendi ölümünü sevmekten başka bir yapacağı kalmıyordu."
Sayfa 291·Kitabı okudu
Bir Acem kölenin ölümcül bir biçimde yaraladığı Ömer, halefini seçmek üzere Peygamberin sahabesinden altı kişiyi saptama zamanını buldu. Bu altı kişi, Ali'yi ve ona sadık olanları (şia Ali, tam karşılığı “Ali'nin taraftarları" veya şia, şiîlik) yok sayarak, Peygamberin diğer damadı Osman'ı (644-656) halife seçtiler. Muhammed'in eski hasımları olan aristokratik Emevi aşiretinden gelen Osman, imparatorluğun kilit mevkilerini Mekke ileri gelenlerine dağıttı. Mısır ve Irak garnizonlarındaki Bedevilerin Osman'ı katletmesinden sonra, Ali Medineliler tarafından halife ilan edildi. Peygamber ailesi ve onun soyundan gelenler dışında hiçbir halifeyi tanımayan Şiîler açısından, Ali ilk gerçek halifeydi. Bu arada Ayşe ve Mekkeli birçok önder Ali'yi Osman'ın öldürülmesine suç ortaklığı etmekle suçladılar. İki taraf, Ayşe'nin devesi etrafında cereyan ettiği için, Cemel Savaşı diye bilinen çatışmada karşı karşıya geldi. Ali başkentini Irak'ın bir garnizon kasabasına (Kûfe) kurdu, ama tartışmalı bir şekilde Peygamberin kayınpederi ve Osman'ın amcaoğlu, Suriye valisi Muaviye Ali'nin halifeliğini tanımadı. Savaşı kaybedeceklerini anlayan Muaviye askerleri mızraklarının ucuna Kuran'ı taktılar. Ali Kuran'ın hakemliğine başvurulmasını kabullendi, ama vekili tarafından iyi savunulmayınca, hakkından vazgeçmek zorunda kaldı. Zaaf gösteren bu davranışının ardından, o zamandan beri Hariciler diye tanınan bazı militanlar onu terk etti. Ali 661'de öldürüldü ve sayıları iyice azalmış taraftarları büyük oğlu Hasan'ı Halife ilan ettiler. Daha önce Suriyeliler tarafından Kudüs'te halife seçilmiş Muaviye, Hasan'ı görevinden onun adına feragat etmeye ikna etti. Muaviye yetenekli bir komutan ve kurnaz bir siyasetçiydi; imparatorluğu yeniden örgütledi ve ilk halife hanedanı olan Emeviler'i kurdu
Muhammed ve İslamın Gelişmesi·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
-Resullullah bana şöyle dedi:"Sen İslam'ın temel direklerinden birisin,etrafına hep iyilik yapıyorsun,varlığın müminler için çok değerli, bu yüzden sana,ne zaman öleceğine karar verme ayrıcalığını tanıyorum." Ben de şu cevabı verdim: "Allah korusun,hangi insan böyle bir günü seçebilir ki? İnsan hep biraz daha yaşamak ister ve mümkün olan en uzak tarihi seçsem bile sürekli olarak o günün giderek yaklaştığı saplantısı ile yaşarım ve ister bir ay ister yüz yıl sonra olsun, o günün arifesinde,korkudan tir tir titrerim. Ben tarih seçmek istemiyorum. İstediğim tek lütuf, sevgili Peygamberim, efendim Sultan Melikşah'dan daha fazla yaşamamaktır. Elimde büyüdü, bana 'ata' dediğini işittim, bu yüzden onun ölümünü görmek gibi bir utanca ve ıstıraba katlanmak istemem." "Dileğin olacak" dedi Resulullah,"Sultan'dan kırk gün önce öleceksin. " Melikşah'ın beti benzi atmıştı, tir tir titriyordu, neredeyse kendini ele verecekti.
Sayfa 126·Kitabı okudu
Tanrı, saf güzellikten yanaysa neden onun canını almıştı? Ölümün gözünün keskin olduğunu söyleyenler budalalardı. İşte, yine yanlış kişiyi seçmiş, felaket, yönünü, sahnesini karıştırmıştı. Evet, tabi ki biliyordu, sanat eserinde öyküyü ileriye taşıyan kötülüktü; ama bunun için aşık kadının ölümünü seçmek, hayata değil, edebiyata yakışan bir trajediydi.
İnfazın yapılacağı yere doğru yolda giderlerken Melikşah “atası”na sordu: -Sence daha ne kadar yaşarsın? Cevap verirken Nizam’ın kılı bile kıpırdamadı: -Uzun, çok uzun süre. Sultan ne diyeceğini şaşırdı: -Haydi bana karşı kibirli davranıyorsun diyelim, ama Allah’a karşı bu kibir de ne oluyor? Ağzından böyle laflar çıkacağına, Allah ne derse o olur, herkesin vadesini o bilir, desene! -Öyle dedim, çünkü geçen gece bir rüya gördüm. Peygamber efendimiz, Allah’ın selamı üzerine olsun, bana göründü, ona ne zaman öleceğimi sordum ve içimi rahatlatan bir cevap aldım. Melikşah sabırsızlandı: -Neymiş o cevap? -Resullullah bana şöyle dedi: “Sen İslam’ın temel direklerinden birisin, etrafına hep iyilik yapıyorsun, varlığın müminler için çok değerli, bu yüzden sana, ne zaman öleceğine karar verme ayrıcalığı tanıyorum.” Ben de şu cevabı verdim: “Allah korusun, hangi insan böyle bir günü seçebilir ki? İnsan hep biraz daha yaşamak ister ve mümkün olan en uzak tarihi seçsem bile sürekli olarak o günün giderek yaklaştığı saplantısı ile yaşarım ve ister bir ay ister yüz yıl sonra olsun, o günün arifesinde, korkudan tir tir titrerim. Ben tarih seçmek istemiyorum. İstediğim tek lütuf, sevgili Peygamberim, efendim Sultan Melikşah’dan daha fazla yaşamamaktır. Elimde büyüdü, bana ‘ata’ dediğini işittim, bu yüzden onun ölümünü görmek gibi bir utanca ve ıstıraba katlanmak istemem.” “Dileğin olacak” dedi Resulullah, “Sultan’dan kırk gün önce öleceksin.” Melikşah’ın beti benzi atmıştı, tir tir titriyordu, neredeyse kendini ele verecekti. Nizam gülümsedi: -Görüyorsun hiç de kibirli değilim, uzun süre yaşayacağıma eminim dediysem bir sebebi var.
Yapı Kredi Yayınları·Kitabı okudu
ölüm kesin, kurtuluş yok! ..
Her ortam koşulundan kaçış vardır, en berbatında bile. Hayatta, ortamın bize ne çıkış yolu ne de, tabii, seçme hakkı bırakıyor gibi göründüğü, bizi köşeye sıkıştırdığı bir durumu betimlemek istediğimizde, (..) "kılıçla duvar arasında" olduğumuzu söyleriz. İşte ölüm kesin, kurtuluş yok! Bundan daha büyük seçeneksizlik olur mu? Gelgelelim hiç kuşku yok, bu deyiş yine de bizi kılıç ile duvarın ikisinden birini seçmeye çağırmaktadır. İnsanoğluna kimi anlarda hem mutluluk hem acı veren ürkütücü ayrıcalık ve şandır bu - kendi ölüm biçimini seçmek: korkağın ölümünü ya da kahramanın ölümünü, çirkin ölümü ya da güzel ölümü. Her ortam koşulundan kaçış vardır, en berbatında bile. Kaçışı olmayan şey bir şey yapmak zorunluluğu ve en çok da sonuçta en acılı olan şeyi yapmaktır: seçmek, yeğlemek yani. İnsan hayatta kaç kez aslında yeğlediği şeyin yeğlemek durumunda kalmamak olduğunu söyler? Bundan da anlaşılıyor ki, yaşam bize verilirken aslında verilen şey uğraştır. Hepimizin pek iyi bildiği gibi, yaşam demek uğraş demektir. Ve en ağın, her durumda seçilmesi gereken uğraşın herhangi bir uğraş değil, bizim gerçek yönelimimiz, sahici uğraşımız olmasıdır.