Önay

Önay
@onayarda
non fui, fui, non sum, non curo Alışık değildi ağlamaya, ama tutsak olunca gözleri, Arabistan ağaçlarının her derde deva zamkı kadar çok gözyaşı döktü.
156 okur puanı
Kasım 2015 tarihinde katıldı
Kafama bir düşünce saplandı: Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebile­ceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamını kav­radım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiç­ bir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği in­ sana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. Tam bir yalnızlık konumunda, insan kendini olumlu eylemle di­ le getiremediği, çektiği acılara doğru bir tavırla -onurlu bir tavır­ la- katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı zaman, sev­diği insana ilişkin içinde taşıdığı imgeye sevgiyle yoğunlaşarak doyuma ulaşabiliyordu. Yaşamımda ilk kez, “Melekler, sonsuz bir ilahi mutluluğa ilişkin düşüncede kayboldu,” sözlerinin anlamını kavradım.
Sayfa 52 - Okuyan Us Yayınları
Reklam
Bir keresinde ar­kamda duran adam sıradan biraz sapmıştı ve bu simetri bozuk­luğu SS gardiyanının hoşuna gitmemişti; ansızın kafama inen iki ağır sopa yedim. Ancak o zaman yanımda duran eli sopalı SS gardiyanını farkettim. Bu tür durumlarda insanı en çok yarala­yan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın ver­diği ruhsal ıstıraptır.
Sayfa 38 - Okuyan Us Yayınları
Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi (apati), yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi; bu da sonunda tutukluyu, her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştırıyordu. Bu duyarsızlık yoluyla tutuklu, kendini kı­ sa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.
Sayfa 38 - Okuyan Us Yayınları
Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yi­ne de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
Sayfa 32 - Okuyan Us Yayınları
Yeni gelenleri benzer birçok sürpriz bekliyordu. Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: “Kitaplar yalan söylüyor!” İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler ol­duğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bu­nunla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız ya­taklar, ranzalar halinde düzenlenmişti. İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmış­tık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti. Elbette sıkışıklık­tan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniy­le avantajlı bir durumdu. Ranzalara çıkarılması yasaklanmış ve gün boyunca çamura bulanmış olmasına karşın, bazıları ayakka­bılarını yastık niyetine kullanmıştı. Bunun dışında, kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorun­daydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
Sayfa 31 - Okuyan Us Yayınları
Reklam