Toplumları önce kendilerini seyrettikleri aynada görmek gerekir. Aynanın gerçeği değil de hayali gösterdiği doğrudur, ama tıpkı bireyler gibi toplumlar da öncelikle hayallerinden itibaren anlaşılabilir durumdadırlar.
İnsanların neredeyse tamamı, herhangi bir kavramın bugünkü anlamı (anlamlarından biri) ve içeriğinin (içerdiklerinden birinin) dün de aynı olduğunu düşünmektedir. O zaman geçmişi ve başka toplumları anlamak bir şifre çözmek değil de, okuma faaliyetinden ibaret, basit bir iş olacaktır.
Toplumları kapsadıkları, benimsedikleri ile dışladıklarının zıtlığı içinde okumak mümkündür. Yani evet dedikleri kadar, hayır dediklerinin de doğrultusunda. Her toplum kendini belli kodlara göre şifreler; bu kodların o toplumun kendini algılaması içindeki anlam ve yerlerini ortaya çıkartmadan, ilgilenilen toplumun şifresini çözmek mümkün değildir.
İnsanlar eskiden yazılı sözcüğün işitsel bir göstergenin görsel göstergesi olduğunun farkındaydılar; bu yüzden de yüksek sesle okurlardı - nefeslerini katarlardı sözcüğe. Anlaşıldığı kadarıyla, Romalılar oturmuş kendi kendine sessizce okuyan birini görünce birbirlerini dürtüp dalga geçerlerdi. Abelardus ve Aquinas okurken dudaklarını kıpırdatırlardı, çizgi roman okuyan cahiller gibi. Bir Çin kütüphanesinde kendi düşüncelerinizi bile duyamazsınız, Çin operasında duyduğunuzdan fazla duyamazsınız en azından.