"Her şeyiyle bir çocuktu ya da o öyle davranmayı çok iyi biliyordu. Bilgisiz hareketleriyle beni ayakta uyuttuğu için ilk başlarda istesem de onu bir kadın olarak gö-remedim. Karımla ne zaman yan yana gelsem kendimi bir çocuk bakıcısı gibi hissediyordum ama bundan hiç gocunmuyordum.Çocuk bakmakta da iyiyimdir”
"Karım o kadar nahif, kırılgan ve nazlı ki benim gibi bir adama çok ers biriydi ve hâlâ da öyle. İnsan böyle bir kadına öte git demeye bile korkuyor, nazlı güller gibi hemen boynunu büküyor."
"Bak bir örnek vereyim: Bunlar gösteriş sever değil mi? En pahalı araba, en büyük ev, en güzel giysi, en pahalı mücevher... Değil mi?
"Evet" diyor sabırsızca, "öyle"
"Ama diyorum aynı zamanda da nazar değmesinden ödleri kopar. Hem gösteriş yapar hem de milletin gözü kalmasın diye kurban kesmek, kan akıtmak gibi pagan ayinlerine, nazar boncuğu takmaya, hatta kurşun döktürmeye kadar başvurmadıkları rezalet kalmaz. Bu kadar zahmet yerine biraz daha alçakgönüllü yaşasalar, biraz daha ucuz araba kullansalar, buna karşılık kafalarını zenginleştirseler olmaz mı?
İnsanı ağır yaralayan her ne varsa , yaşanıp bittiği anda ki acısıyla kalabilseydi, tahammül gücümüz ayakta durmamıza yetebilirdi. Öyle olmadığını öğreneli çok zaman oldu.
Hayatta kalıplar var… Ritimler. Bir hayatta kendimizi köşeye kısılmış hissettiğimizde, hüznün, trajedinin, başarısızlığın ya da korkunun, tek bir varoluşun ürünü olduğunu düşünmek çok kolay. Yalnızca yaşamanın değil, belli bir şekilde yaşamanın sonucu olduğunu düşünmek. Demek istediğim, acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığına anlasak, her şey çok daha kolay olurdu. Mutluluğun doğasında acının da olduğunu. Biri olmadan öbürünün de olamayacağını. Tabii ki farklı düzeylerde ve miktarlarda. Ama hiçbir hayatta sonsuza kadar saf bir mutluluk içinde olmayız. Öyle bir hayat olabileceğini düşünmek ancak yaşadığımız hayattaki mutsuzluğumuzu büyütmeye yarar.