"Yeryüzündeki her insanın ismi başka başka ağızlardan bir çöl defa soylenirdi elbet. Fakat bunlar çoğu zaman dilden gelen ve kulakta biten seslerden ibaret olarak kalırdı. Ama bazan öyle biri çıkabilir ve öyle bir zikreder ki bu ismi, hem söyleyenin hem de istenince içini titretirdi. Çünkü bu zikir dilde değil yürekte başlar, kulakta değil yine yürekte biterdi. Dilden azade olup onun getirdiği tüm kirlerden arınır salt bir kalp sesi olarak ve artık söyleyen ve işiten ayrımı da yapmadan, iki yürekte birden tıknlayıp dururdu. Bir insanın ismi anlamına kavuşunca, ruhuna hayalet olmaktan kurtulur,mabedi okan bedenine çekinmeden yerleşir ve aynası okan gözlerde ışıldamaya başlardı. Her insana nasip olmazdı belki bu ama, buna kavuşmak biraz daha yaşamak demekti. Kaybetmekse biraz daha ölmek."
Ayasofya'nın cami hâline çevrilmesi çok önemliydi ve İslâm fetih ananesi icabıydı. İslâm dünyasında Ayasofya'ya yönelik bir literatür ve anane vardı. Daha önce 1204'te de Katolik Kilisesi'ne çevrilmiş ve 57 yıl kadar öyle kalmıştı. Osmanlılar yapıyı bilhassa Mimar Sinan'ın ciddi restorasyonu ve güçlendirmeleriyle ihya etti...
Uçun kuşlar, uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.
O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.
Orda geçti benim güzel günlerim;
O demleri anıp bugün inlerim.
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.
Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok;
Öyle akarsular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.
Hey Rıza, kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende -derya gibi- daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.
Bir insana gereksinimi vardı ne de olsa; konuşup içini akıtması, bilgisini göstermesi, öyle sıradan bir bankacı kadın olmadığını kanıtlaması için bir yer, onu değerlendirecek gözler gerekliydi.