Kanserdi. Bir onkoloji hastanesinde, hayatının son günlerindeydi. Kolunu kıpırdatırken bile iflas eden akciğerler varlığını ansıtıyor, “hey yavaş, sakin ol şampiyon!” diyordu; o derece mecalsizdi.
Bir ara yataktan doğrulmak için kendini epeyce zorladı. Sonra bana, refakatçisine seslenip “tuvalete gitmeliyim,” dedi, güçbela duyulan bir sesle.
“Elbette,” deyip doğrulmasına yardımcı oldum ilkin. Yavaş adımlarla odadaki tuvalete dek yürüdük devrisine. Tam içeri girecektim ki “hayır, ben hallederim,” dedi. Tutunarak dahi olsa ayakta duramıyor, muazzam bir acı çekiyordu. “Buna gerek yok, ben bakmam,” dediysem de içeri girmememde ısrarcıydı.
Oysa çok kısa bir süre önce tecavüzden yargılanmıştı, onu yargılamak bana düşmese de ahlak konusunda yaşamı boyunca pek iddialı bir insan da olmamıştı. Oysa şimdi… Hem garip hem de hüzün vericiydi durumu. Haya duygusunun ne denli şiddetli bir gücü olduğunu, hatta insan doğasının bir unsuru bile olabileceğini düşündüm o an.
Ben bunu düşündükten iki gün sonra o öldü.
O hastane odasında Iraklı bir refakatçi tanımıştım öncesinde. Bahsetmesem olmaz, bahsetmem gerek, bu bahis vefa. İriyarı bu adam tam bir buçuk yıldır bu soğuk yüzlü odada, kanser olan ve bu sebeple hem iki kolu hem de iki bacağı kesilen bir arkadaşına refakat ediyordu. Kimi kimsesi yokmuş hastasının. Sen gel Irak’tan… Sırf bu yüzden… Bu ölüm kokulu odada tam bir buçuk yıl… (Oysa biz üç gün zor sabredebildik refakate.) Iraklı refakatçimiz beş vakit namazlı ve oldukça da cömert. Uzatmayayım, bana kalırsa “cennetlik” sözcüğü bizde sanki çok kolay ağızlardan çıkıyor ya, işte bu adam cidden öyle.
Üç gün refakat ettim ama üç günde ne sorgulamalar ne sorgulamalar… Gerçi bir Onkoloji Hastanesinde refakatçiyseniz, bir gün bir yıl uzunluğunda geliyor. Ve değer verdiğimiz birçok