Ölümüne kovalanmış bir hayvan gibi öylece yatıyor, alçak sesle kesik kesik soluyordu; korkusu, duyguları, acı ya da utanç hissiyatı kalmamıştı. İçini tarifsiz bir dermansızlık kaplamıştı; ne intikam ateşi ne de öfke vardı artık, tek hissettiği dermansızlık, tarifsiz bir dermansızlıktı; gözyaşlarıyla birlikte bütün kanı da akıp gitmişti ve orada kendi ağırlığından çökmüş cansız bedeni yatıyordu sanki. Ayağa kalkmayı denemedi bile; bunları yaşadıktan sonra kendini nereye atacağını bilmiyordu.
Yakın birinin ölümünden sonraki gün boşluk demekti. Zaman ve mekan önemini yitiriyordu.. Dakikalar saatlerin içinde, geride kalan kişi de yas denizinde eriyordu. Ellie de bunları yaşadı tabii. Babasının en sevdiği sandalyeye oturup eve girip çıkan insanları izledi; doktorlar, ambulans görevlileri, cenaze levazımatçılan ve taziyeye gelenler. . . Ne bir lokma yemek ne de bir yudum su içmek için yerinden kalktı. Öylece oturdu ve babasının battaniyesinin saçaklarıyla oynadı. Durmaksızın . . .
Duygularım beni zehirliyor, bunu kimse bilmiyor. İyileştim dediğim anda yeniden kanımı bulandıran lanetli bir döngüye hapsoldum ve bu sonsuzluk çemberi ölümden daha zor. Zerre kadar duygu kalmasın isterdim her yandan kuşatılmış zayıf kalbimin içinde. Keşke bir karanlığın orta yerinde öylece unutulup kalsaydım. Beklenenden erken gelen misafir gibi kapıda beklerken ölüm, alelacele saçlarımı tarayıp güler yüzle buyur etseydim içeri. Oyalanmak için bir sebebim yoktu. Böylece hep genç kalsaydım, hep masum. Oysa şimdi kırık dökük bir yazgım var.
Dünyanın geri kalanına sunduğumuz görünmez duvarlarımızı paramparça edip, biri karşısında bizi aciz sayılabilecek bir çıplaklıkla öylece ortada bırakabiliyordu aşk..