Sivas’ın Ç. Köyü’nden üç arkadaş mevsimlik işçi olarak çalışmak için bindikleri trenle, Çukurova’nın yolunu tutarlar.
Hikayemiz bu tren yolculuğu ile başlıyor.
Kitap boyunca Çukurova Bölgesi’nde bu üç arkadaşın yaşadığı olayları okuyoruz.
Toplumcu gerçeklik üzerine kurgulanan kitap ağırlıklı olarak köylü-şehirli, işçi-işveren çatışması altındaki yaşamları konu alıyor.
Yazar, insani olmayan koşullar altında emeği ve umutları sömürülen yaşamları, kaleme alırken okuyucusunu çıplak gerçeklikle vuruyor.
Kitapta 1950’li yılların Türkiyesi konu edinilmiş. Hikayenin anlatıldığı dönemdeki toplumun sosyolojik yapısını yazar çok iyi yansıtmış.
İnsanların köylü yaşamdan, sanayileşmeye ve işçi statüsüne geçişi var, bereketli olduğu kadar acının yurdu da olan Çukurova’da.
Henüz işçi sınıfı yolun çok başında, sendikal haklarının öneminin farkında değil.
Günlük çalışma saatlerinin uzunluğu, mola sürelerinin kısalığı, mesai ücretlerinin azlığı gibi bir çok ağır koşullara boyun eğen bir işçi kesimi var, o dönem.
Çalışma koşullarının ağırlığının ve öneminin farkında olunmadığı dönem, pek çok şeyin değerinin insanlar tarafından yaşanarak öğrenildiği dönem.
Kitabın en beğendiğim yanı tam da bu kısmı oldu; Orhan Kemal sadece işçilerin günlük yaşamını kaleme almış; değerlendirmesini, yorumunu okuyucusuna bırakmış.
Okuyucuya işçi hakları önemlidir, haklar verilmeli demiyor. Fakat hikayeden işçilerin emeğinin sömürülmesinin ne denli yanlış olduğunu, günde 20 saat çalıştırılan bir insanın aslında hayatının elinden alındığının farkına varıyoruz. Neden örgütlü mücadele olmalı diyor işçi sendikaları, işte bunu kitabı okurken anlıyoruz.
Mütevazı işçi emekçi yaşamının ne denli zor olduğunu okuyoruz.
Kitapta ağırlıklı olarak değinilen bir başka konu ise; kadın. Orhan Kemal’in bu kitapla birlikte