Yazarların hayatlarını okuyorum son günlerde. Gerçekten tuhaf, hassas ve ilginç adamlar bunlar.
Bukowski bunalımlar içinde kötü bir çocukluk geçirmiş. Aşırı derecede alkol ve tütün bağımlısıyım." Peki Tanrı, diyelim ki varsın. Bu çıkmaza sen soktun beni. Benimle fazla uğraştığını düşünüyorum." diye yazmış.
Dostoyevski ifla olmaz bir kumar bağımlısı ve sürekli herkese yaranmaya çalışan tuhaf bir kişiliğe sahipmiş.
"Bana en çok dokunan ,suçlu olsam da olmsam da her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. " diye yazmış.
Hemingway kedilere düşkünlüğü ile bilinirmiş. Ayağı kırılan kedisinin daha fazla acı çekmesini istemediği için silahı ile kedisini vurmuş.
"Ölmek yalnızca uzun zaman alıp, çok acı çektirerek sizi utanca boğduğunda kötüdür. " diye yazmış.
Tolstoy evlendiğinde eşiyle yaşadığı ilk gecesini arkadaşlarına anlatmış ve eşinin mahremiyetine saygısızlık yapmış.
"Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutlu ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. " diye yazmış.
Shakespeare kıtlık döneminde tahıl ticareti ve tefecilik yaparak, vergi kaçırarak geçimini sağlayan bir tüccarmış.
"En tatlı şeyler ekşir kötü işler yaparak:
Ottan çok daha iğrenç kokar çürüyen zambak. " diye yazmış
Tuhaf değil mi? Eserlerini hayranlıkla okuduğumuz, kendimizden parçalar bulduğumuz bir takım yazarların, günlük hayatta aslında bu denli "insan" olması bizi nasılda hayal kırıklığına uğratıyor. Sanırım bir eseri okurken yazardan bağımsız olarak değerlendirmek bir tür güvenli alan yaratma ihtiyaç haline geliyor. Tüm kusurlarıyla kabul ettiğimiz roman kahramanları gibi, yazarları da tüm kusurlarıyla kabul edebilir miyiz?
Gülünç olmaktan da hastalık derecesinde
korkuyordum, bundan dolayı da davranışlarla
ilgili her şey köle gibi tapınıyor, seve seve
ortama uyuyorudum ve tuhaflıklarım görülecek
diye ödüm kopuyordu.
...
Fyodor Dostoyevski