İnsan, hayatı boyunca anlamlandırmaya çalıştığı boşlukları doldurabilmek için bazen gerçekliğin sınırlarını zorlayan umutlara tutunur. Kaybedilen bir bağın, yarım kalmış bir hikayenin ya da ulaşılamayan bir idealin yarattığı o derin boşluk duygusu, zihni sürekli bir arayış içinde tutar. Bu arayış o kadar güçlüdür ki, insanı bu dünyadaki somut gerçeklerden koparıp paralel evrenlerin, başka zamanların veya bambaşka ihtimallerin hayaline sürükleyebilir. Aslında bu durum, zihnin kendini koruma ve iyileştirme mekanizmalarından biridir; çünkü kabullenmesi ağır gelen bir yokluğu, "belki başka bir yerde" fikriyle esnetmek, o anki acıyı hafifletir ve insana katlanma gücü verir. Bu tür teselliler, sadece bir kaçış değil, aynı zamanda ruhun kendi içindeki o derin hasarı onarma, eksik parçaları hayal gücüyle de olsa tamamlama çabasıdır. Ancak bu döngü, bizi şimdiki zamandan ve burnumuzun ucundaki gerçeklerden uzaklaştırıp, bitmek bilmeyen bir özlemin ve belirsiz bir bekleyişin içine de hapsedebilir; yine de o umudun varlığı bile, insanın yola devam etmesini sağlayan en güçlü yakıttır.