Tavanın Öte Yanı ~ Rober Haddeciyan
Merhaba sevgili kitapseverler, Tavan romanının devamı olan kitap bu kez babanın değil, kızının hafızasından konuşuyor. Setanik yıllar önce ülkesinden göç ederken babasını bir hastanede yatalak olarak bırakmış bir kadın. Gittiği her yerde, ne yaşarsa yaşasın içinden eksilmeyen bir suçluluk duygusu taşıyor; nereye gitse gölgesini de yanında götüren biri gibi. Roman, işte bu bireysel vicdan ile kolektif göç hafızasının kesiştiği o dar alanda nefes alıyor. Ermeni edebiyatını ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım.
Haddeciyan, toplumsal belleği bireyin kırılgan zihninde eritme konusunda gerçekten çok yetenekli. Bu romanda dil yine ölçülü, yine sakin; ama sükûnetin altından sürekli bir iç ağrı yükseliyor. Setanik’in sesi, babasının “Tavan”ındaki sesle konuşuyor sanki — biri tavanda sıkışmıştı, diğeri ise o tavanın altında gölgesini arıyor.
Beni en çok vuran şey, kızının babasına duyduğu o derin, neredeyse ilkel sevgi oldu. Setanik’in şu cümlesi, romanın bütün yükünü tek başına taşıyabilecek kadar güçlü:
“Biliyor musun, biz belki de geminin batacağını bile bile son dakikaya kadar onu terk etmeyen gemiciler gibiydik… Bu senin gemindi biricik babacığım.
…Bana öyle sarılmıştın,üzerime öyle titriyordun ki senden ayrılamadım.”
Bu satırlarda yalnız bir kadın değil, ölmüş bir babanın yasını da duymak mümkün. Yazarın en sevdiğim yanı bu: bireysel bir hikâyeyi hiç abartmadan, hiçbir yere eğip bükmeden, doğrudan toplumsal belleğin kalbine bağlayabilmesi.
“Tavanın Öte Yanı”, bağımsız bir roman olarak da okunabilir ama ilk kitabı okumak anlatının derinliğini bambaşka bir yere taşıyor. Setanik, babasının yarım bıraktığı yerden konuşuyor; okuyucu da onunla birlikte suskunluğun, göçün, bağışlanmanın ve gecikmiş yüzleşmelerin içinden geçiyor.
Göç