İmparator Tanrıykey ~ Julie Otsuka
Merhaba sevgili kitapseverler, Bir sabah uyandığınızda, yıllardır vatandaşı olduğunuz ülkenin sizi aniden düşman ilan ettiğini düşünün. Kitabın başlığıda tam olarak bu kırılmaya işaret ediyor.
Romanda beni en sarsan şeylerden biri Millet’in Başak Toplayan Kadınlar tablosuna bakarken ki isyan. “Kaldırın başınızı!” Benim için de yeri çok özel olan bu tablo, romanda kadere boyun eğmenin en güçlü metaforuna dönüşüyor. Sürgün trenine binerken tıpkı o kadınlar gibi sessizce başlarını eğiyorlar.
Savaş ve toplama kampları anlatan kitaplar genellikle çığlıklarla, büyük isyanlarla ve gürültülü trajedilerle doludur. Ancak Otsuka, bu kitapta dehşeti sessizlik üzerinden veriyor. Gelin bu kitabı klasik bir tarihi kurgu olarak değil, insan psikolojisinin en karanlık köşeleri üzerinden konuşalım:
Kitapta hiçbir karakterin ismi yok. Bir otorite sizi tehdit olarak fişlediğinde; adınızın, mesleğinizin, geçmişinizin bir önemi kalmaz. İsimlerin silinmesi, bir ailenin yavaş yavaş bir nesneye dönüşmesinin en acı resmidir.
Romandaki en ürpertici şey, o sıradan hayatın bir gecede buharlaşmasına verilen tepki. Kadının evdeki eşyaları sakince kolilemesi, evcil hayvanın sessizce öldürülmesi, o sürgün trenine binilirkenki suskun, mekanik kabulleniş... Yazar bizlere şunu göstermek istemiş: Bazen en büyük acılar bağırarak değil, yutkunarak ve sessizce itaat ederek yaşanır.
Kitaptaki son bölüm çok etkileyici. Savaş bitiyor, kapılar açılıyor. Evlerine dönüyorlar. Peki ya zihinlerindeki o dikenli teller? Aynı kişi olarak mı dönüyorlar? Bıraktıkları ev onları mı bekliyor? Bedenin esaretten kurtulması, ruhun da özgürleştiği anlamına mı geliyor?
Eğer sade bir dille anlatılan, sessizliğiyle ruhunuzda yankılanacak çok daha ağır bir psikolojik yıkım okumak