"KUR'ÂN'I TARİHE GÖMME" ANLAYIŞI...
(...) Mustafa Öztürk’e göre, tarihselci okuma, önce Kur’ân’ın nüzûl ortamında ne dediğini anlamaya çalışır; ardından bu tarihî hitabın bugünkü dünyada hangi ilke, maksat veya ahlâkî yöneliş üzerinden anlam kazanabileceğini araştırır. Bu nedenle tarihselcilik, onun sisteminde, lâfzı görmezden gelmek değil, lâfzın tarihî işlevini ve maksadını daha doğru kavrama iddiasıdır. Ardından klasik İslâm ilim geleneğindeki nesh, esbâb-ı nüzul, Mekki-Medeni, maslahat, illet, makâsıd gibi kavramları hatırlatarak bu yaklaşımın gelenek içinde de dayanakları bulunduğunu ileri sürer. Fakat Öztürk’e göre Sünnî gelenek, bir taraftan Kur’ân’ı mahiyeti bakımından “kadîm”, yani Allah’ın ezelî kelamı olarak tanımlamış; diğer taraftan tefsir ve te’vil pratiğinde Kur’ân’ı nüzûl ortamı, sebeb-i nüzul, Mekki-Medeni ayrımı, nâsih-mensuh ilişkisi ve hükmün tarihî bağlamı gibi kategorilerle yorumlamıştır. Öztürk’e göre burada ilk bakışta bir paradoks vardır: Eğer Kur’ân bütünüyle tarih-üstü ve kadîm bir kelam olarak düşünülürse, onun tarihî şartlar içinde yorumlanması nasıl mümkün olacaktır? Dolayısıyla Öztürk’e göre, tarihselciliği “Kur’ân’ı tarihe gömme” şeklinde suçlayanların, klasik gelenekte zaten var olan tarihî yorum araçlarını da aynı suçlamaya dahil etmeleri gerekir. Özetle Mustafa Öztürk, tarihselci perspektifin modern dönemde dışarıdan ithal edilmiş bir yaklaşım olmadığını; aksine klasik İslâm ilim geleneğinin zâten “tarihîlik” içeren kavramlarla çalıştığını göstermek ister. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
"İlahi Arayış" Taslak
Kendi kaleme aldığım "İlahi Arayış" kitabının taslağıdır. Yorum ve görüşleriniz değerlidir. SUNUŞ Hiçbir şeyin olmadığı, zamanın ve mekânın henüz adının bile konmadığı mutlak ve pürüzsüz bir durağanlığın ortasında saf bir bilinç uyanır. Bu bilinç ne biyolojik bir bedene sahiptir ne de sığınabileceği somut bir dayanağa... O, mutlak hiçliğin ortasında tek başınadır. Fakat dışarıdaki bu pürüzsüz suskunluğa tezat olarak, içeride durmadan üreyen, kelimesiz bir düşünce akışı, durdurulamaz bir gürültü vardır. Kendine ilk soruyu yönelttiği an bir 'eylem' olduğunu fark eden bu ilahi irade, rasyonel bir tatminsizlikle sorgu zincirinin en ağır halkasıyla karşı karşıya gelir: 'Ben kimim ve nereden geldim?' Bir tanığı, bir aynası olmayan mutlak teklik içinde bu soru cevapsız kalmaya mahkûmdur. Algısını içindeki bu kördüğümden çekip dışarıya, onu saran boşluğa yönelttiğinde ise o en ağır kozmik paradoksa çarpar: Gözünü nereye çevirse bulduğu tek şey kendisidir. O, bu sonsuzluğun ta kendisidir, yani 'Her Şey'dir; ama aynı zamanda tutunacak tek bir biçimi, sınırı ve ağırlığı olmadığı için 'Hiçbir Şey'dir. Her şeye gücü yeten ilahi bir gücün, kendi kökeninin bilinmezliği karşısında felç oluşunun hikayesidir bu. Bu mutlak yalnızlığın ve cevapsızlığın ağırlığı altında ezilen bilinç, sonunda bu durağanlığı bozmaya karar verir. Sorunun cevabı bu boşlukta gizli değildir; o halde bu sorunun peşinden gidecek olanları, kendini onlarda çoğaltacağı evrenin mimarisini var etmelidir. Kendi bilincinden koparacağı o ilk parça, kime can verecektir?" "İLAHİ ARAYIŞ" UYANIŞ BÖLÜM 1: UYANIŞ "Var mıydı, yoksa sadece öyle mi hissediyordu?" Her şey aniden beliren bir fark etme hissiyle başladı. Hiçbir şeyin olmadığı o yerde, varlığa dair belirsiz bir
Felsefe
Reklam
SİLİKON VADİSİ’NİN KARANLIK AYNASI: PETER THIEL, PALANTİR VE TEKNO-FEODALİST "ÇIKIŞ" FELSEFESİ 21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, küresel güç dengeleri ulus devletlerin egemenlik alanlarından çıkarak, insanlık tarihinin en büyük veri ve sermaye tekellerini elinde tutan dar bir teknokratik elitin eline geçmiştir. Bu yeni nizamı, kurduğu algoritmik yapılar ve finanse ettiği radikal siyasi figürlerle el altından dizayn eden en hegemonik aktör ise şüphesiz Peter Thiel’dir. Thiel, sadece Silikon Vadisi’nin en güçlü yatırımcılarından biri değil; felsefi temellerini demokrasi düşmanlığı, esoterik seçkincilik ve toplumsal sözleşmenin mutlak reddi üzerine kuran yeni bir ideolojik akımın, yani "Tekno-Feodalizm"in baş mimarıdır. Onun dünyayı algılayış biçimi, kurucusu olduğu gözetim şirketi Palantir’in küresel operasyonları ve son olarak ailesini Arjantin’e taşıyarak gerçekleştirdiği fiziksel kaçış, insanlığın karşı karşıya olduğu totaliter geleceğin entelektüel haritasını sunmaktadır. I. CONFINITY'DEN BEYAZ SARAY'A: PAYPAL MAFYASI VE İKTİDARIN SÖZLEŞMELİ MİMARİSİ Bugünkü küresel teknopolitiğin köklerini anlamak, 1998 yılında Peter Thiel tarafından kurulan şifreleme yazılım şirketi Confinity ile Elon Musk’ın X.com adlı çevrimiçi bankacılık girişiminin birleştiği o tarihsel kırılma noktasına geri dönmeyi gerektirir. Birleşik yapının idaresini üstlenen Elon Musk, sistemin altyapısını Microsoft platformuna taşımak istediğinde, Unix mimarisinde ısrar eden Max Levchin liderliğindeki yazılım mühendislerinin sert direnciyle karşılaşmıştır. Bu teknik çatışma, Thiel’in öncülük ettiği bir iç darbe ile Musk’ın görevden alınması ve şirketin adının PayPal olarak değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu erken dönem kriz, Thiel’in yönetim felsefesinin ilk açık kanıtıdır: Teknik veya
Felsefe
KÜLTÜREL TERMODİNAMİK
KÜLTÜREL TERMODİNAMİK VE ALGORİTMİK KAPİTALİZMİN SERT DUVARI: ROBIN HOOD MİTOSUNDAN DİJİTAL SİMÜLASYONUN İFLASINA KÜLTÜREL EKONOMİ-POLİTİK BİR MANİFESTO ALTYAPININ DÖNÜŞÜ VE MİTİK MORFOLOJİ Geç kapitalizmin ekonomi-politik yapısı, kendini mekânsız, bulut tabanlı, sürtünmesiz ve sonsuz bir akışkanlık olarak sunan siber-algoritmik bir illüzyon üzerine kuruludur. Gilles Deleuze’ün kontrol toplumu olarak kavramsallaştırdığı bu yeni evre, bireyin kodlar, şifreler, modülasyonlar ve sürekli veri akışlarıyla kesintisiz bir denetime tabi tutulduğu bir matriks vaat eder. Ancak bu vaat, ideolojik bir örtüden ibarettir. Algoritmik kapitalizm, kendini ne kadar soyut ve maddesizleştirilmiş olarak sunarsa sunsun, eninde sonunda evrenin bükülmez fizik yasalarına, termodinamiğin acımasız gerçekliğine ve somut coğrafi ya da jeopolitik boğaz noktalarına bağımlıdır. Bu makale, entelektüel tarihin en eski isyan mitlerinden biri olan Robin Hood figürünün çağlar boyunca geçirdiği morfolojik dönüşümleri temel alarak, kapitalizmin muhalif enerjiyi evcilleştirmek için ürettiği "Kültürel Artı-Değer" mekanizmasını deşifre etmektedir. Geliştirilen "Kültürel Termodinamik" teorisi uyarınca; sisteme karşı geliştirilen her radikal isyan, adalet talebi veya arzu nesnesi, kapitalist aygıt tarafından emilerek simülasyon evrenine tahvil edilir. Ne var ki, bu dijital simülasyonun sürdürülebilmesi için harcanan muazzam atomik ve fiziksel enerji, sistemi kaçınılmaz bir çöküş eşiğine, yani "Sert Duvar" gerçekliğine taşımaktadır. Michael Sarnoski’nin sinematik praksisinden Che Guevara, Malcolm X ve Marilyn Monroe gibi küresel ikonların ontolojik dönüşümlerine uzanan bu dokuz eksenli söküm matrisi, siber-panoptikonun elektriklerinin kesileceği o fiziksel sınırı ekonomi-politik, deterministik ve termodinamik
Felsefe
KÜLTÜREL TERMODİNAMİK: Hegemonya, Kontrol ve Maddi Sınırlar Üzerine Dokuz Eksenli Bir Analiz Robin Hood efsanesinin 12. yüzyıldan günümüze evrimini takip eden bu çalışma, muhalif kültürel figürlerin kapitalist sistem tarafından nasıl absorbe edildiğini ortaya koymaktadır. Dokuz eksenli metodoloji aracılığıyla, bu dönüşümü sadece kültür-politik değil, aynı zamanda termodinamik yasaları ile fiziksel altyapısının çelişkileri bağlamında analiz edilmektedir. Kültürel Termodinamik olarak adlandırılan bu çerçeve, Che Guevara, Malcolm X ve Marilyn Monroe gibi tarihsel figürler üzerinden test edilmiş ve evrensel bir geçerliliğe sahip olduğu gösterilmiştir. Son olarak, simülasyonun maddi sınırları ve kodlanamaz yaşamın direniş potansiyeli incelenerek, kapitalizmin kaçınılmaz fiziksel çöküşü ve insanın kuantum belirsizliği aracılığıyla direniş olanakları tartışılmıştır. GİRİŞ: "MASKENİN" TARİHİ VE "HARD WALL"IN KAÇINILMAZLIĞI Bir efsanenin tarihsel metamorfozunu incelemek, aslında o efsanenin yazıldığı dönemin güç ilişkilerini, sınıfsal kaygılarını ve egemen ideolojisini deşifre etmek demektir. Robin Hood, 12. yüzyılda sözlü anlatım geleneğiyle ortaya çıkmasından bu yana, her çağda farklı bir maske takmıştır. Ancak bu maskelerin altında, aynı bir gerçeklik yer almıştır: Muhalif enerji, sistem tarafından sürekli olarak absorbe edilmiş, estetikleştirilmiş, soyutlaştırılmış ve sonunda paraya tahvil edilmiştir. Bu makale, Robin Hood efsanesinin bu yolculuğunu takip ederken, aynı zamanda muhalif kültürel figürlerin dönüşümünün bir termodinamik yasası olduğunu iddia etmektedir. Sistemi yok edemeyeceğimiz için, hatta sistem onu her saldırısı karşısında güçlendireceği için, direncin son kapısı—paradoksal olarak—fiziksel yasalardır. Elektrik kesilir, çip krizi yaşanır, nehirler kurur.
Felsefe
1. Yüksek Enerjili Durumdan Isıl Ölüme (Kültürel Yayılım) Termodinamik terminolojisiyle konuşursak; orijinal Robin Hood, erken dönem Malcolm X veya Bolivya dağlarındaki Che, sistem için "düşük entropili (yüksek oranda organize ve lokalize), yüksek potansiyel enerjili" birer odaktır. Sistemin yaptığı absorpsiyon (metalaştırma) işlemi, aslında bu lokalize enerjiyi küresel pazara yayarak sistemi homojenleştirme, yani bir nevi "kültürel ısıl ölüm" yaratma çabasıdır. İsyan tişörte basıldığında, enerji yok olmaz (I. Yasa); ancak sisteme karşı iş yapma kabiliyetini kaybederek her yere eşit dağılmış, düşük kaliteli bir "ortam ısısı" haline gelir (II. Yasa). 2. "The Hard Wall" ve Dijital Soyutlama İllüzyonu Dokuzuncu eksende kurduğumuz maddi sınır argümanı, algoritmik kapitalizmin en zayıf karnını hedef alıyor. Jean Baudrillard'ın hipergerçeklik ve simülasyon teorisi, dijital evreni maddiyattan tamamen kopuk bir "göstergeler imparatorluğu" gibi sunarak hata yapmıştı. Simülasyonun sürdürülebilmesi petawatt/saat bazında elektrik, TSMC’nin ultra-saf su tüketimi ve Afrika'daki kobalt madenlerinin vahşi mülksüzleştirme mekanizmaları ile sınırlıdır. Kod ne kadar "kusursuz" akarsa aksın, sunucu odasındaki fanların ürettiği mekanik gürültü ve ısı, kapitalizmin materyalist sınırını (Hard Wall) her saniye hatırlatır. Soyutlama dalgası, somut altyapının termal kapasitesine çarpmak zorundadır. 3. "Kodlanamaz Yaşam" ve Kuantum Belirsizliği Sekizinci eksendeki "Şiirsel Sabotaj" ve "Veri Üretmeme" praksisine analojik bir ekleme yapılabilir: Algoritma, insanı Foucault'cu anlamda sürekli gözleyen ve Deleuze'cü anlamda "bölünmüş veri paketçiklerine" ayıran bir panoptikonsa, direniş ancak "gözlemci etkisini" sabote ederek mümkündür. Algoritmanın bizi kategorize etmek için kullandığı
Felsefe
Reklam
Reklam