"Erkeklik, her alanda kadınını desteklemek, korumak, kollamak olmalı. Onun sevgisine layık olmak. Kaçak oynamak değil. Yarım yamalak, bir var, bir yok değil. Kenarda köşede kalmak değil, mümkün olduğunca çok alanı birlikte, onun yanında deneyimleyebilecek biri olmak olmalı. Ben de bunu seçtim. Bakılan değil, bakan olmayı seçtim. O kadının öyle çok desteğe ihtiyacı vardı ki, öyle büyük cesaretle yaşamın ona verdiği tepeleri aşmaya gayret ediyordu ki o gün onun elinden tutup haydi birlikte yürüyelim diyemeseydim, yuh olsun derdim kendime. Erkeklik mutluluktan uçurup uçurup, aşkım, meşkim diye konuşup sonra iş yaşamın getirdiklerine karşı o sevgiyi korumaya, birlikte tepeleri aşabilmeye geldiğinde -ki yükseliş için her ilişki bunu talep eder, kaçınılmaz olarak- yani o ilişkinin sürdürülebilirliği için sorumluluk almaya geldiğinde, 'Pardon, ben yapamıyorum, deyip gitmek değildir. Çok şükür, ben büyük bir hatadan döndüm."
Elimde telefon, zekâsı kulağından fışkıran çocuk için zekâ toparlayıcı materyal arıyordum. Abartmak mı? Kolu başı, ayağı özellikle de zekâsı gelişsin diye aldığım on, yüz, bin milyon baloncuktan pardon oyuncaktan sonra, zekâyı o minicik kafada nasıl zapt edecektim?
''Pardon,'' dedi albay (babacan bir tipti.) ''Ne güzel bir sabah değil mi?''
''Çok güzel.''
''Bizim âşıklar nerede bugün?'' diye sordu albay.
''Ne demek istiyorsunuz?'' diye sordu Albinus.
''Eee, kıyılarda köşelerde birbirlerini mıncıklayanlara (qui se pelotent dans tous les coins) bu ad verilmez mi?'' dedi albay, porselen mavisi, kanlanmış gözlerinde Fransızlar'ın gougenard tabir ettikleri bir bakış vardı. ''Tek dileğim,'' diye ekledi, ''o işi tam benim penceremin altında yapmamaları. Bu yaşımda fena halde gıpta ediyorum onlara.''
''Ne demek istiyorsunuz?'' diye yineledi Albinus.
Albay gülerek, ''Hepsini yeni baştan Almanca olarak söylemeyeceğim,'' dedi. ''iyi günler, sayın bayım.''
hayalperest albay. behemehal izdüşümünde yalpalayarak uçurumlar arası perhizce dokunaklı bir ezgi mırıltısı gibi, Albinus'un eşğinden döndürmüş. Heyhat!·Kitabı okudu
Doubtless they would have gone through the house under the same frigid guidance had not Carrados been at fault in a way that Mr Carlyle had never known him fail before. In crossing the hall he stumbled over a mat and almost fell.
“Pardon my clumsiness,” he said to the lady. “I am, unfortunately, quite blind. But,” he added, with a smile, to turn off the mishap, “even a blind man must have a house.”
-Are you alright?
-I knew you could hear me.
-Beg your pardon?
-Knew you’d come to help. That’s why I don’t ever say your name out loud. Big bat ears of yours, knew they could hear every damn thing in this town.
- Yani nasıl bir dünya arzuluyorsun?
— Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya... İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya... Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı... Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya...
Sevilmeye layık, küçücük kızların or**pu olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götüremediği, her genç kızın namuslu bir delikanlıyla konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece, gündüz satılamadığı bir dünya... Muhabbet tellallarının günde otuz lira kazanmadığı bir dünya... Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya... Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya...İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetle kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu şeyleri söyleyebildiği bir dünya...