8/10
·135 syf.·
Beğendi
·
2026 28. kitabı
Kabul edelim ya da etmeyelim hepimiz bu hayatı sandığımızdan daha çok seviyoruz. Çoğu zaman hayattan yakınıyoruz fakat yine de yaşamaya, umut etmeye ve yarını beklemeye devam ediyoruz. Epikuros'un da dediği gibi "Hayattan yakınan insan, intihar etmediği sürece kendi söylediğini çürütmüş olur." Kitap, mutlu olmanın yollarını anlatmıyor aslında, daha doğrusu böyle bir reçete sunmuyor. Çünkü herkes için geçerli tek bir mutluluk yolu yok. Mutluluğu tek bir tanımın içine sığdırmak yerine onun felsefi, psikolojik ve tarihsel katmanlarını sorgulatıyor okuyucuya. Cevaplar vermekten ziyade sorular üzerinde okuyucuyu düşünmeye zorluyor. Her okur, her insan mutlu olmanın ya da mutsuz olmamanın yolunu kendisi bulmalı, diyor yazar. Kitabın temel meselelerinden biri, "Neden mutlu olamıyoruz?" sorusundan çok "Neden mutsuzuz?" sorusunun peşine düşmesi. Yazar bu sorunun haritasını çıkarmaya çalışıyor. Aslında cevabı oldukça basit: Modern insan mutluluğu, sürekli daha fazlasına sahip olmakla karıştırıyor. Oysa sahip olmak da arzulamak da kendi içinde sınırsız. İnsan bir şeye ulaştığında, kısa süre sonra yeni bir eksiklik hissiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle mutluluk, sürekli bir birikim hali değil, geçici tatminler ve kısa anlar hâlinde ortaya çıkan bir deneyimdir. Yazarın oldukça ilginç fikirleri vardı. Kitabın en dikkat çekici fikirlerinden biri, mutluluğun mutlak bir durum olmadığı düşüncesidir ki aslında bu hepimizin bildiği bir şeydir. Hayatın içinde sevinçler ve üzüntüler sürekli yer değiştirir, bu nedenle kesintisiz bir mutluluk beklemek gerçekçi değildir. İnsan her zaman büyük bir coşku içinde yaşamaz, fakat bu onun mutsuz olduğu anlamına da gelmez. Bu bakımdan mutluluk, kusursuz bir saadet hâlinden çok, yaşamın iniş çıkışları arasında sürdürülen bir dengeye benzer.
Mutluluğun En Güzel TarihiAndre Comte-Sponville · İş Bankası Kültür Yayınları · 2020191 okunma
Dikkat spoiler içerebilir!
10/10
·400 syf.··
2026 8. kitabı
·
53 günde okudu
·
Okunma: 21 Nisan 2026 02:28
Bir anda karşıma çıktı bu kitap. Kapağına bakıp önsözünü okuduğumda içim bir garip oldu. Sanki bu kitapta kendime dair bir şeyler bulacak ve bu kitabı çok sevecekmiş gibi hissettim öyle de oldu. Özellikle de amadeu de prado’yu çok sevdim. İnsanlığı, içtenliği, düşünceleri ve yazdıkları beni derinden etkiledi. İyi ki karşıma çıkmış bu kitap, iyi ki Raimund Gregorius bir kitabın peşinden gidip o yolculuğu yapmış, amadeu’yu adriana’yı ve diğerlerini tanımış. Devrimi ve devrimcilerin yaşadığı o karanlık yılları “kadife devrimi” iyi ki okumuşum. Amadeu’nun kendisi farklı görüşte olmasına rağmen güzel kalbi ve doktorluk mesleğini yerine getirmek için insan kasabı mendesi kurtarması… çok farklı duygular içerisinde okudum bu kitabı. Sonunda amadeu’nun o kadar düşünmesinden ve yaşayışından sonra beyin anevrizması olmasına çok üzüldüm. Ne diyor Amadeu de prado “Geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli bir şeyin izleri olsalar bile? Ne kadar benziyoruz amadeu bende öyle geçen her şeye büyük bir özlem duyuyorum. Esintili bir rüzgar estiğinde çocukluğumu hatırlayıp hüzünleniyorum, eskiyi hissetmek gözlerimin dolmasına neden oluyor tıpkı senin gibi. Kötü hissettiğinde kitaplara sığınıyorsun. Onlardan medet umuyorsun tıpkı benim gibi. Adriana’ya da çok üzüldüm o kadar çok sevdiği abisini genç yaşta kaybetti. Onun odasını müzeye çevirdi. Amadeu’yu en çok adriana sevdi. Canım adriana. O mavi evin muayenesini hiç bozmamış amadeu nasıl bıraktıysa öyle kalmış. Öldüğü saatte saati durdurmuş. Sevgi böyle bir şey. İyi ki bu içsel yolculuğa çıkmışım. Her satırını sindire sindire okudum. Alıntılarımı aldım. Bazı sayfalarda uzun uzun düşündüm. İyi ki bu kitap karşıma çıkmış ve ben iyi ki Lizbon’a seyahat etmişim. Pascal Mercier Lizbon'a Gece Treni
Lizbon'a Gece TreniPascal Mercier · Kırmızı Kedi Yayınevi · 20122,196 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
O bizi anlamaz biz de onu anlamayız.
Puan vermedi
José Saramago, Portekiz'in Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köyde doğdu.(1922-2010) Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon'da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı. Daha sonra bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği'nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976'dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi. 1993'te Kanarya Adaları'ndaki Lanzarote adasına yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi 1947'de yayımlandı. 1995 yılında kaleme aldığı Körlük adlı romanıyla birlikte geniş kitlelerce tanındı, büyük bir başarı yakaladı. Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. José Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmaya layık görüldü.Yazarın anlatma biçimi gayet dikkate değerdir ve öğüt niteliğindedir. Kitaplarındaki düz yazılarında, kendine özgü bir yazım stili vardır: Diyalogları düz yazı biçiminde yazar ve noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzip, sade ve akıcıdır. Bunlar da, okuyucuyu yazara bağlayan diğer etkenlerdir. Ünlü yazar 18 Haziran 2010 tarihinde, 87 yaşında öldü. Saramago, bir ateistti. 1969 yılında üye olduğu Portekiz Komünist Partisinden ömrünün sonuna kadar ayrılmamıştır. Havva ile Adem’in oğlu Kabil, kardeşi Habil’i öldürür ve Tanrı tarafından lanetlenir. Kabil’in laneti evinden uzakta zamansallık ve mekansallık olmadan yolculuk etmektir. Gittiği yerler arasında Sodom ve
Felsefe
KabilJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201814,3bin okunma
7/10
·200 syf.··
2026 9. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 14 Şubat 2026 00:38
Spoiler.... İrade Terbiyesi kitabını okuduktan sonra içimde kalanları, kendi ağzımdan dökeyim size. Jules Payot’un bu eseri (orijinali 1893-1895 civarı) benim için tam anlamıyla “keşke 18-20 yaşımda karşılaşsaydım” dedirten nadir kitaplardan biri oldu. Ali Fuat Başgil’in o meşhur cümlesini şimdi çok daha iyi anlıyorum: Okurken gerçekten içimde bir tahassür + nedamet karışımı hissettim. Kitap esas olarak şunu söylüyor: İrade duygusal bir güçtür. Akılla değil, duyguyla şekillenir ve terbiye edilir. En büyük düşmanımız da isteksizlik (tembellik, erteleme, bahane üretme). Payot diyor ki “İnsan her şeye bahane bulabilir, isteksizliğin desteğiyle bu bahaneler beton gibi sağlamlaşır.” Bu cümle direkt kalbime oturdu, çünkü tam da benim yıllardır yaptığım şeydi. Kitap kabaca 5 ana bölümde ilerliyor: - İlk bölümlerde irademizi zayıflatan dış kaynaklar anlatılıyor: Eğlence düşkünlüğü, arkadaş çevresinin olumsuz etkisi, şehvet/cinsellik gibi dürtüler, boş lakırdı yapan ortamlar… Bunlar iradeyi sürekli aşağı çeken şeyler. - Sonra iç kaynaklar geliyor ki bence kitabın en güçlü kısmı burası: Tefekkür, derin düşünme, büyük üstatların (mesela Goethe, Pascal gibi isimlerin) etkisi, düzenli çalışma alışkanlığı, sağlıklı beslenme bile irade terbiyesine katkı sağlıyor diyor. Özellikle tefekkür kısmı çok etkiledi beni; “Düşüncelerimiz irademizin hamuru” gibi bir bakış açısı var. - En sonda da pratik yollar: Sabır = sebat, küçük adımlarla alışkanlık inşa etmek, aşırıya kaçmadan düzenli çalışmak, beyin yormadan dinlenmek vs. En çok altını çizdiğim yerlerden biri: “Beynini parlatacağım diye aşırı çalışırsan tam tersi körelirsin.” Bu bana çok şey öğretti. Eskiden “daha çok çalışayım” diye kendimi tüketirken şimdi daha akıllıca planlıyorum. Cemil Meriç’in “Disiplin
İrade TerbiyesiJules Payot · Ediz Yayınevi · 201838,5bin okunma
Bazı sabahlar güzelleşmez. Ama yine de yaşanır.
10/10
·95 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 25 Ocak 2026 22:12
Dünyanın Bütün Sabahları iyi hissettirmek için yazılmış bir kitap değil.İyileştirmez, teselli etmez. Zaten içimizde duran şeyi yerinden oynatır. Uzun zamandır duygusal bağ kurduğum kitaplar böyle. Beni okşayanlara değil, beni rahatsız edenlere yük bindiriyorum. Çünkü insan bazı şeyleri ancak zorlandığında taşır. Bu kitapta birkaç pasaj var; yüksek sesle ağlatmıyor ama bir anda nefesin kesiliyor. Ne kayıp diyorsun, ne yas, ne özlem. Bir şeyin adını koymak istemiyorsun artık. Çünkü ad koymak, onu bitmiş saymak gibi geliyor. Quignard’ın hüznü dramatik değil. Buradaki acı bağırmıyor. Daha çok sessiz bir boşluk gibi duruyor. Ve müzik… “Dili yetersiz kalanlar için küçük bir çeşme. Çocukluktan önce gelen dönemler için. Soluksuz kaldığınızda. Işıksız kaldığınızda.” Bundan daha doğru bir müzik tanımı görmedim. Çünkü burada müzik güzel olmak için yok. Müzik katlanmak için var. Konuşamadığında, ışık gittiğinde, nefes yetmediğinde… Quignard müziği yüceltmiyor. Onu hayatta kalmanın en eski dili yapıyor. Kelime öncesi bir şey. Anne sesi gibi. Kalp atışı gibi. Bu yüzden bu kitapta müzik mutluluk değil, dayanma biçimi. Hüzün de öyle. Bu metin sadece kaybolan insanlara bakmıyor. Belki artık hayatta olmayan duygulara bakıyor. Belki hâlâ hayatta olan ama bizim içimizde yerini yitirmiş olanlara. Ve fark ediyorsun: Artık her şeye isim vermek istemiyorsun. Çünkü isim vermek, onu bir yere kapatmak demek. Quignard hiçbir şeyi kapatmıyor. Işığı biraz kısıyor ve diyor ki: Bakmak istiyorsan burası. Bu yüzden bu kitap bitince kapanmıyor. İnsanın içine çekiliyor ve orada kalıyor. Belki de en dürüst cümle şu: Bu kitap beni üzmedi. Sadece taşıdığımı yükü bana fark ettirdi. Kitabın asıl meselesi de tam burada duruyor: Yas tutulur mu, yoksa taşınır mı? Sanat iyileştirir mi, yoksa hayatta kalmayı mı
Dünyanın Bütün SabahlarıPascal Quignard · Sel Yayıncılık · 20151,023 okunma
“ Düşünceler “
8/10
·536 syf.··
Beğendi
·
2025 102. kitabı
Pascal’ın Düşünceler’ini okurken kendimi tuhaf bir huzursuzluğa gömülmüş buldum öyle kötü bir huzursuzluk değil insanı dürten, uyandıran, insanın kendi köşelerine ışık tutan cinsten. Kitabı genel olarak beğendim, hatta düşündükçe daha da sevdiğimi fark ettim. Pascal’ın insan ruhunu parçalara ayırıp masaya koyuşunda bir acımasızlık var, ama bu acımasızlık bana tanıdık geliyor. İnsan zaten kendinden kaçmayı sever; o “oyalanma” dediği şey… tam kalbime oturdu. Biz bazen düşünmemek için dünyayı üzerimize atıyoruz oysa düşünmek, insanın kendi içini açıp bakması… işte o en zor olanı. Bu tarafını çok sevdim. Çünkü kendime karşı dürüstlüğü severim; Pascal’ın bu çıplak çıkışı bana cuk oturdu. İnanç ile kuşku arasındaki gerilim… işte o da beni yakaladı. Ben kuşkudan korkmam; hatta kuşkunun temizlediğine inanırım. Pascal’ın meşhur “bahsi”, yani insanın Tanrı’ya inanıp inanmamakla ilgili hesaplaşması… bana hem mantıklı hem de itiraza açık geldi. “İnsan aklı yetmez, kalp devreye girer” diyor ya tamam, haklısın Pascal, ama ben yine de önce aklımla tartarım. Teslimiyet kolay değildir. Bunu okurken kendi içimde güzel bir çekişme yaşadım. Bu bölümü sevdim çünkü benim sorgulayıcı yanımı besledi. Ama kitabın bazı yerleri… Pascal insanı öyle karanlık, öyle düşkün bir yaratık gibi anlatıyor ki, orada biraz itiraz ettim. Evet, insan zayıftır bunu biliyorum. Farkındalık güzeldir. Ama bazen Pascal işin dozunu kaçırıyor gibi geldi. Ben karanlığı severim ama içinden bir güç, bir ihtişam, bir dirayet de görmek isterim. Pascal bu ışığı veriyor, ama ara sıra fazla cimri davranıyor. Bu kısımlar biraz sabrımı zorladı, ama nefret etmedim. Kitabın en sevdiğim bölümü, kuşkusuz, sonsuzlukla ilgili düşünceleri oldu. O bölümde bir durdum, nefes aldım. Evrenin karşısında küçüklüğümüzü anlatışı… hem
Felsefe
DüşüncelerBlaise Pascal · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2017702 okunma